G-892JKVGF0C

Herkes Ondan Umudu Kesti:

Hiçbir Doktor Ölüm Döşeğindeki Dağ Çobanını Kurtaramadı, Herkes Onun Öleceğini Kabullenmişti. Ta ki Kasabanın Alay Ettiği Kadın Öne Çıkıp “Bırakın, Bir de Ben Deneyeyim” Diyene Kadar…

Nadire Aksu, erkeklerin oluşturduğu kalabalığı yararak ilerledi ve can çekişen adamın yanına, çamurun içine diz çöktü.

Başka hiç kimse yaralı adama dokunmaya cesaret edemiyordu. Arkasından biri kahkaha attı.

“Ne yapacaksın, şişman kız? Dua okuyup adamı öbür dünyaya mı uğurlayacaksın?”

Nadire cevap vermedi.

Parmakları çoktan yarayı incelemeye başlamıştı. Kasabadaki doktorların fark edemediği korkunç gerçeği görmüştü: Enfeksiyon yalnızca derinde değildi.

İçeride hapsolmuştu. Adamın bedenini, yaranın içinden başlayarak yavaş yavaş çürütüyordu.

Ve herkes, onu kurtardığını sanarak ölümüne göz yummuştu.

Üç gündür aralıksız kar yağıyordu. Yaralı adamı Toros Dağları'ndaki yayladan aşağı indirdiklerinde gece çoktan çökmüştü.

Nadire, onları görmeden önce seslerini duydu.

Atların kişnemesi, telaşlı bağırışlar, donmuş toprağa vuran çizmeler… Belli ki birkaç adam ağır bir yük taşıyor, zamanla yarışıyordu.

Nadire o sırada mutfağında, gaz lambasının ışığında kuruttuğu civanperçemini havanda eziyordu. Kapısına indirilen ilk yumruk öyle şiddetliydi ki ahşap çerçeve sarsıldı.

İrkilmedi. Havanelini bıraktı, ellerini önlüğüne silip kapıya yürüdü.

Kapıyı açtığında karşısında, paltosuna kan bulaşmış, gözlerine korku yerleşmiş bir adam duruyordu.

Bu adam, yaylanın en gözü pek sürücülerinden Saffet Karaca'ydı. Nadire onu yıllardır tanırdı. Saffet kolay kolay korkmazdı.

“Nadire,” dedi sesi çatlayarak. “Sana ihtiyacımız var.”

Arkasında dört atlı daha bekliyordu. İkisi, kalın çam tahtalarından yapılmış derme çatma bir sedyeyi taşıyordu. Sedyenin üzerinde Nadire'nin hayatında gördüğü en iri yapılı adamlardan biri yatıyordu.

Rıza Taşdelen.

Karanlığa, kara ve yüzündeki ölüm solgunluğuna rağmen kim olduğunu anlamamak mümkün değildi. Yaklaşık iki metre boyunda, güçlü omuzlu, dağların sertliğini yüzüne taşımış bir adamdı.

Yörede onun hakkında anlatılmayan hikâye yoktu.

Bir keresinde ağıla saldıran bir ayıyla boğuşup sağ çıktığını söylerlerdi.

Başka bir kış, tipi yüzünden yolunu kaybeden onlarca köylüyü dağ geçidinden sağ salim indirmişti.

Ömründe kimseden yardım istemediği de söylenirdi.

Ama bu gece yardıma muhtaçtı. Daha doğrusu, bilinci kapalı olduğu için yardım isteyenler yanında çalışan adamlardı.

Nadire kapıdan çekildi. Saffet bir an duraksadı. Kadının onları geri çevireceğini, tereddüt edeceğini ya da önce uzun uzun soru soracağını düşünmüştü.

Çünkü Çamlıdere'de insanlar, bir başkasına yardım etmeden önce bunun kendilerine neye mal olacağını hesaplamaya alışmıştı.

“Nadire, sana söylemem gereken bir şey var. Doktor Şakir zaten…”

“İçeri taşıyın onu, Saffet.”

Rıza'yı mutfak masasına yatırdılar. Adamın ağırlığıyla kalın tahtalar gıcırdadı.

Atlılardan en genci, henüz yirmisine yeni basmış olan İlyas, duvara yaslanıp yüzünü çevirdi. Nadire, nedenini hemen anladı.

Kanla sırılsıklam olmuş sargıyı kaldırınca keskin bir koku yükseldi.

Taze kanın demir kokusu değildi bu. Altında, çürümeyi haber veren ağır ve boğucu başka bir koku vardı.

Nadire'nin çenesi kasıldı, fakat elleri titremedi.

“Ne kadar oldu?” diye sordu.

“Dört gün önce Doktor Şakir dikiş attı,” dedi Saffet. “Kuzey yamacında bir ayı saldırmış. Böğrünü derin yaralamış. Doktor, yarayı iyice kapattığını, dinlenirse düzeleceğini söyledi.”

“Yanılmış.”

Nadire, dikiş çizgisinin etrafındaki şişmiş deriye dikkatlice bastırdı. Renk değişimini, dokunun sertliğini ve altında birikmiş sıvıyı yokladı.

“Yara kapatıldığında enfeksiyon zaten başlamış. Doktor, iltihabın dışarı çıkacağı yolu kapatmış.”

Saffet'in yüzündeki ifade değişti.

“Yani?”

“Dört gündür içeride birikiyor. Vücudu zehirliyor.”

Nadire doğrulup masadaki adama baktı. Rıza'nın göğsü güçlükle inip kalkıyordu. Teninin rengi sararmış balmumunu andırıyordu.

Her nefes, sanki suyun altında boğulurken havaya ulaşmaya çalışan birinin son çabasıydı.

“Bir şey deneyebilirim,” dedi.

“Denemek yetmez!”

Bu kez konuşan, gelişlerinden beri sessiz duran geniş omuzlu bir adamdı. Adı Turgay'dı. Sert bakışlarını Nadire'ye dikti.

“Onu yirmi kilometre boyunca karın içinde sürükleyip buraya birinin şansını denemesini izlemek için getirmedik!”

Nadire başını kaldırdı ve doğrudan Turgay'ın gözlerine baktı.

Çamlıdere'de insanlar onunla göz göze gelmekten hoşlanmazdı. Saygı duyduklarından değil; hor gördükleri bir kadının kendilerine böylesine kararlı bakması onları rahatsız ederdi.

Turgay birkaç saniye dayanabildi, sonra gözlerini yere indirdi.

“O hâlde size kesin söz verecek birini bulmalıydınız,” dedi Nadire, sesini yükseltmeden. “Ama buraya geldiniz. Ya bildiklerime güvenirsiniz ya da onu yeniden karın içine çıkarıp yüzünüze yalan söyleyecek başka birini ararsınız.”

Odaya sessizlik çöktü. Rüzgâr kulübenin duvarlarına vuruyor, kar taneleri pencereyi tıkırdatıyordu.

“Neye ihtiyacın var?” diye sordu Saffet sonunda.

“Sıcak su. Temiz bezler. Şu eski sargıyı sobaya atın. Arka raftaki kahverengi sandığımı getirin. Sandığın içindeki malzemelere şimdi ihtiyacım olacak.”

Sonra hepsinin yüzüne tek tek baktı.

“Bana yardım etmeyenler ya dışarı çıksın ya da şu duvarın dibinde sessizce otursun. Ben konuşmadan kimse soru sormasın.”

İlyas hemen doğruldu.

“Başüstüne, Nadire Hanım.”

Bu hitap kadını bir an şaşırttı. Kasabada ona yıllardır böyle saygıyla seslenen pek az insan olmuştu.

Gence hafifçe başını salladı ve yeniden masaya döndü.

Yapacak çok işi vardı.

Soba harıl harıl yanıyor, oda iyice ısınıyordu. Buna rağmen Nadire'nin elleri buz gibiydi. Korkudan değildi.

Uzun yıllar önce korkuyla dikkatin aynı anda aynı elleri yönetemeyeceğini öğrenmişti. Şimdi tüm düşüncelerini parmak uçlarında toplamıştı.

Önce yarayı dikkatle temizledi.

Saffet gaz lambasını yaklaştırıp ışığı tuttu, tek kelime etmedi. İlyas ikinci kez söylenmesini beklemeden suyu ısıttı. Turgay ise şapkasını ellerinin arasında sıkarak duvarın dibine çöktü.

Rıza hâlâ kendinde değildi.

Bu hem iyi hem kötüydü. İyi yanı, az sonra yapılacakların vereceği dayanılmaz acıyı hissetmeyebilmesiydi. Kötü yanı ise bedeninin mücadele edecek gücünün neredeyse kalmamış olmasıydı.

Yine de beklemenin sonu belliydi.

Nadire küçük dikiş makasını eline aldı.

“Yarayı yeniden açacağım,” dedi.

Saffet'in nefesi kesildi.

“Nadire, dikişleri sökersen…”

“Sökmezsem sabaha çıkamaz.”

Bunu korkutmak için söylememişti. Gerçeği gizleyerek kimseyi kurtaramayacağını biliyordu.

“İltihap içeride hapsolmuş, Saffet. Dışarı çıkacak bir yol bulamazsa kanına karışacak. O zaman ne ben, ne Doktor Şakir, ne de başka biri onu kurtarabilir.”

Turgay yerinden kalktı.

“Öyleyse yap!” dedi.

Nadire makası ilk dikişin altına yerleştirdi. Tam ipliği kesmek üzereyken Rıza'nın göğsünden boğuk bir ses yükseldi.

İlyas irkilerek geri çekildi.

Adamın gözleri bir anlığına aralandı. Kan çekilmiş dudakları güçlükle kıpırdadı.

“Şakir…” diye fısıldadı. “Beni… o yaralamadı…”

Nadire'nin eli havada kaldı.

Rıza son gücüyle onun bileğini kavradı ve kimsenin duymaması gereken bir sırrı söyler gibi kulağına eğildi:

“Dikişi açma… Önce içindekini gör…”
Reklamlar