Rıza, nefes almakta zorlanarak parçalı cümlelerle gerçeği anlattı. Şakir, köylülerin ortak kullandığı meraları sahte belgelerle bir şirkete devretmeye hazırlanmıştı. Rıza tesadüfen bu belgelerin bir bölümünü ele geçirmişti. Ayı saldırısı gerçekten yaşanmış, fakat doktor bunu fırsata çevirmişti. Rıza yaralıyken üzerindeki metal tüpü bulmuş, onu suçlayabilecek belgeleri ele geçirmeye çalışmıştı. Sonunda tüpü yaranın içine saklayarak Rıza’nın hem kanıtı kaybetmesine hem de iyileşememesine yol açmıştı.
“Bunu kanıtlayacak olan asılları… taş evde,” dedi Rıza.
Ferit artık bekleyemeyeceklerini söyledi. Hastayı sağlık görevlileriyle köprüye taşıdılar. Nadire de yanlarına bindi. Rıza yol boyunca birkaç kez gözlerini açtı ama konuşamadı.
Hastanede üç gün boyunca ölümle yaşam arasında kaldı. Nadire koridordaki tahta sırada oturdu. Saffet yiyecek getirdiğinde bile kapıdan uzaklaşmak istemedi.Dördüncü gün Ferit yanına geldi. Yüzünde ilk kez hafif bir gülümseme vardı.
“Artık ateşi düşüyor. Tehlikeyi tamamen atlatmadı ama iyileşme belirtileri var.”
Nadire başını eğdi. Elleriyle yüzünü kapatınca omuzları sarsıldı. Kimseye göstermediği gözyaşları sonunda kendilerine yol bulmuştu.
Rıza kendine geldiği ilk sabah Nadire’yi görmek istedi. Kadın yatağın kenarına oturduğunda, Rıza gözlerini pencerenin ardındaki dağlara çevirdi.
“Beni orada bırakabilirdiniz,” dedi güçlükle. “Bütün kasaba zaten öleceğime inanmış.”
“İnsanların neye inandığı, senin ne kadar yaşayacağını belirlemez.”
Rıza yastığa yaslandı.
“Yıllardır o dağlarda başkalarını kurtardım. Bir gün sedyeye konan kişinin ben olacağım aklıma gelmezdi.”
“Yardım istemek zayıflık değildir,” dedi Nadire. “Bazen insanın gösterebildiği en büyük cesarettir.”
Rıza bir süre sustu. Sonra başını ona çevirdi.
“Şakir’in yakalanması yetmez. Kasabalıların gerçekleri öğrenmesi gerekiyor. Mahkemede ne biliyorsam anlatacağım.”
Nadire, odadan çıktığında koridorda Saffet’i buldu. Adam şapkasını elinde çeviriyordu.