Bir elini yavaşça kaldırdı. Dokunup dokunmamak arasında bir saniye duraksadı; o saniye, ikimiz için de geri dönüşü olmayan bir eşikti. Parmak uçları yanağıma değdiğinde içimden ılık bir ürperti geçti. Teninin sıcaklığı, tenimin aylardır süren kışını bir anda eritti.
Gözlerimi kapattım; içimdeki arzu, suçluluk duygusunu ve yası acımasızca bastırıyordu. Bir insana, bir bedene, bir sıcaklığa duyulan o kontrolsüz açlık bütün benliğimi ele geçirmişti.
Beni belimden kavrayıp kendine doğru çektiğinde aramızdaki son mesafe de yok oldu. Göğsü göğsüme yaslandı; güçlü, düzensiz kalp atışlarını tenimde hissedebiliyordum. Dudakları boynuma, oradan kulağımın arkasına uzandığında zaman tamamen durdu.Birbirimize sarılışımız sadece bir tutku patlaması değil, aynı zamanda iki yaralı ruhun karanlıkta birbirine tutunma çabasıydı. Koridordan salona doğru geçerken adımlarımız birbirine dolanıyor, aylardır susturulan her duygu, her dokunuşta daha da alevleniyordu.
Fakat bu yakıcı fırtınanın ortasında, Sinan birden duraksadı. Beni hafifçe geri çekip yüzüme baktı. Gözlerinde sadece tutku değil, çok daha ağır, çok daha sarsıcı bir şey vardı: Gerçek bir sırrın ağırlığı.
Salondaki loş lambanın altında, titreyen elleriyle cebinden katlanmış, yıpranmış bir zarf çıkardı. Masanın üzerine bıraktı. O an, bu beklenmedik ziyaretin ardındaki asıl fırtınanın kopmak üzere olduğunu anladım.