ayıp olduğunu anlatmaya çalıştım. Fakat Pelin bacaklarını çimlere kenetledi, minik parmağıyla ısrarla Rüya’nın karnını işaret etmeye devam etti. Hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Eşim Tarık elindeki tabağı bırakıp yanımıza geldi. Pelin’e, “Bak kızım, baban burada, ızgaranın yanında” desem de Pelin gözlerini Rüya’dan ayırmıyordu.
Rüya ise gözlerini devirerek, “Çocuk saçmalıyor işte,” diye mırıldandı ve şezlonguna uzandı. Ancak tam o sırada elini refleks olarak sol karın bölgesine bastırdı. Pelin aniden elimden tuttu ve beni büyük bir güçle Rüya’nın şezlonguna doğru sürükledi.
Rüya rahatsızca dikleşti ve Pelin’in bileğini sertçe yakaladı. Eşim Tarık’ın sesi buz gibi bir tonda yükseldi: “Bileğini hemen bırak Rüya.” Rüya elini geri çektiğinde, Pelin ağlayarak bağırdı: “Babamın resmi onun karnında!”
Rüya’nın mayo kumaşı üzerine yapıştırdığı su geçirmez medikal bandaj, havuz suyunun etkisiyle kenarından soyulmuştu. Uzandım ve bandajın sarkan ucunu hafifçe kenara çektim. Gördüğüm şey karşısında donakaldım…Bandajın altındaki nemli ciltte, siyah-beyaz işlenmiş son derece detaylı bir erkek portresi dövmesi duruyordu. Keskin çene hatları ve belirgin yüz hatlarıyla dövmedeki adam kesinlikle babam Murat değildi.
Portrenin hemen altında süslü bir el yazısıyla şu kelimeler kazınmıştı:
Kemal Yıldız, 1968 – 2024. Daima Kalbimdesin.
Nefesim kesildi. Eşim Tarık yanımda taş kesilmişti. Çünkü dövmedeki adam, Tarık’ın iki yıl önce amansız bir hastalık nedeniyle kaybettiği babası Kemal Yıldız’ın ta kendisiydi