G-892JKVGF0C

KOCAMI TOPRAĞA VERDİKTEN SONRA

KOCAMI TOPRAĞA VERDİKTEN SONRA OĞLUM BENİ ŞEHRİN DIŞINDA ISSIZ BİR YOLA GÖTÜRDÜ VE, “BURADA İNECEKSİN. EV DE ŞİRKET DE ARTIK BENİM,” DEDİ.

Tozlu yolun kenarında elimde çantamla kalakaldım. Oğlum arkasına bile bakmadan arabasına binip uzaklaştı. Yanımda telefonum yoktu. Cüzdanımda para olmadığını düşünüyorlardı. Ama tam o anda fark ettim ki aslında yapayalnız değildim.

Özgürdüm.

Oğlum ise babası ölmeden önce sessizce yaptığım hazırlıktan tamamen habersizdi…

Cenazede giydiğim siyah ayakkabılarımın altında taşlar ezilirken çıkan ses, sanki beni yıllardır bu yolda bekliyormuş gibi geliyordu.

Oğlumun siyah cipinin ilerleyişini izledim. Bir anlığına yavaşladı. Belki geri döneceğini düşündüm.

Ama yalnızca birkaç saniyeydi.

Sonra gaza bastı ve yolun kıvrımından kayboldu. Önümde uçsuz bucaksız tarlalar, arkamda ise kilometrelerce uzanan bomboş bir yol vardı.

Arkasından bağırmadım.

Adını haykırmadım.

Yalvarmadım da.

Boğazım bunun için fazla kuruydu, kalbimse artık çocuklarımdan merhamet dilenecek kadar güçlü değildi.

Daha üç gün önce kocam Nevzat’ı mezarlıkta toprağa vermiştim. Elimde cenazede dağıtılan küçük dua kitapçığını tutarken insanların tek tek yanıma gelip, “Başınız sağ olsun, çok iyi adamdı,” demelerini dinlemiştim.

Komşular eve tencereler dolusu yemek getirmiş, mutfak tezgâhını börekler, dolmalar ve tatlılarla doldurmuştu.

Herkes acımı hafifletmek için bir şey yapmaya çalışıyordu.

Çocuklarım hariç.

Oğlum Koray, cenazeye bile önemli bir iş toplantısına yetişmeye çalışıyormuş gibi gelmişti. Sürekli telefonuna bakıyor, dönüş yolundaki trafiği ve ertesi gün yapacağı işleri anlatıyordu.

Kızım Aybike ise pahalı güneş gözlüklerinin arkasına saklanmış, bana sarılırken bile sanki birilerinin kendisini izlediğinden emin olmak ister gibi davranıyordu.

Cenazeden sonraki ilk gece ev korkunç derecede sessizdi.

Sabah alışkanlıkla çay demledim ve mutfak penceresinden bahçeye baktım.

Nevzat’la otuz yedi yılda kurduğumuz hayat gözlerimin önündeydi.

Kendi ellerimizle diktiğimiz ağaçlar…

Çocukların küçükken oynadığı bahçe…

Duvarlarında hâlâ geçmişimizin izlerini taşıyan evimiz…

Tam o sırada Koray dizüstü bilgisayarını yemek masasının üzerine koydu.

“Anne,” dedi, “bundan sonra ne yapacağımızı konuşmamız gerekiyor.”

Bundan sonra…

Kocamı daha üç gün önce toprağa vermiştim.

Ama oğlum yasımı değil, mal paylaşımını düşünüyordu.

Koray ile Aybike bana sakin ve ölçülü konuşuyorlardı. Sanki yaşlı bir kadını kendi hayatından çıkarmaya çalışmıyorlarmış da ona iyilik yapıyorlarmış gibi.

“Sana daha küçük bir yer lazım.”

“Bu ev sana fazla büyük.”

“Şirket işleriyle zaten ilgilenemezsin.”

“Senin için en mantıklısı bu.”

Kızım da her cümleden sonra sessizce başını sallıyordu.

Ertesi sabah kapının yanında daha önce hiç görmediğim küçük bir valiz buldum.

Koray, “Bir yere bakmaya gideceğiz,” dedi. “Senin için daha uygun.”

“Hiçbir yere gitmiyorum,” dedim.

Oğlum yüzüme baktı ve küçümseyen bir tebessümle,

“Sadece görmeye gidiyoruz anne. Olay çıkarmadan halledelim,” dedi.

O an tartışmadım.

Çünkü içimde başka bir merak vardı.

Ne kadar ileri gideceklerini görmek istiyordum.

Kendi evimin odalarından son kez geçiyormuşum gibi yürüdüm.

Nevzat’ın akşamları televizyon karşısında uyuyakaldığı koltuğa baktım.

Koridordaki duvarda çocukların küçüklüklerinden kalma boy çizgileri hâlâ duruyordu.

Çantamı aldım.

Koray çantanın düşündüğünden biraz daha ağır olduğunu fark etmedi.

Arabaya bindik.

Ama şehir merkezine gitmedik.

Koray çevre yoluna da çıkmadı.

Arabayı gittikçe tenha sokaklara, ardından tarlaların arasından geçen eski köy yoluna sürdü.

Bir süre sonra yolun kenarında durdu.

Motor çalışmaya devam ediyordu.

Koray bana döndü.

“Burada ineceksin,” dedi.

Önce şaka yaptığını düşündüm.

Ama yüzündeki ifade değişmedi.

Ardından hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi söyledi:

“Ev de şirket de artık benim. Bundan sonra kendi başının çaresine bakacaksın.”

Aybike’ye baktım.

Ağzını açtı.

Bir şey söyleyecek sandım.

Ama gözlerini kaçırdı.

Sessiz kaldı.

Kapıyı açtım ve arabadan indim.

Toprak kokusu burnuma geldi. Hafif rüzgâr siyah eteğimi savuruyordu.

Koray kapıyı kapattı.

Sonra hızla uzaklaştılar.

Yanımda telefon olmadığını biliyorlardı.

Cüzdanımı evde bıraktığımı düşünüyorlardı.

Issız bir yolda, parasız ve çaresiz kaldığıma inanıyorlardı.

Ama arabanın gözden kaybolmasını izlerken günlerdir ilk kez rahatça nefes aldım.

Çünkü artık çocuklarımın gerçekten kim olduklarını biliyordum.

Ve onların bilmediği bir şey vardı.

Nevzat hastalanmaya başladıktan birkaç ay sonra ikimiz gizlice bir karar vermiştik.

Çantamın içindeki en derin bölmeye elimi uzattım.

Parmaklarım sert bir zarfın köşesine değdi.

Üzerinde evlenmeden önce kullandığım soyadım yazıyordu.

Zarfın içinde ise Koray’ın “artık benim” dediği ev ve şirketle ilgili bütün planlarını altüst edecek belgeler vardı.

Ama asıl önemli olan belgeler değildi.

Nevzat ölmeden iki hafta önce bana bir isim ve bir adres vermişti.

“Bir gün çocuklarımız seni gerçekten yalnız bırakırsa,” demişti, “doğrudan buraya git.”

Çantamdan küçük kâğıdı çıkardım.

Adresi tekrar okuduğum anda ellerim titredi.

(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) ��
Reklamlar