İnsan bazen en çok sevdiklerinin kim olduğunu, kendisine nasıl davrandıklarında değil… kendisinden artık bir şey alamayacaklarını düşündüklerinde öğreniyor.”
Koray başını eğdi.
Aybike sessizce ağlıyordu.
“Size para bırakıp bırakmayacağımı bilmiyorum,” dedim. “Ama bir şans bırakacağım.”
İkisi de bana baktı.
“Koray, şirketten aldığın her kuruşu geri ödeyeceksin. Aybike, sen de yaptıklarını inkâr etmeyeceksin. Sonra kendi hayatınızı kendi emeğinizle kuracaksınız.”
“Ya sonra?” diye sordu Aybike.
“Sonrasını zaman gösterecek.”
Bir yıl geçti.
Şirketi profesyonel bir yöneticiye bıraktım.
Nevzat’ın adını taşıyan küçük bir eğitim bursu kurdum. Maddi imkânı olmayan gençlerin meslek edinmesine destek olmaya başladık.
Koray sattığı lüks arabasının parasıyla şirkete olan borcunun büyük kısmını ödedi.
Aybike ise ağabeyinden uzaklaşıp küçük bir muhasebe ofisinde çalışmaya başladı.
İkisini affettim mi?
Belki tamamen değil.
Ama artık içimde öfke taşımıyordum.
Bir bahar sabahı Nevzat’ın mezarına gittim.
Yanımda küçük bir demet papatya vardı.
Mezar taşının önünde durup uzun süre sessiz kaldım.
Sonra gülümsedim.
“Beni korumaya yine devam ettin,” dedim.
Rüzgâr hafifçe ağaçların yapraklarını salladı.
Eve dönerken bir yıl önce bırakıldığım o eski köy yolundan geçtim.
Arabayı kenara çektim.
İndim.
Tam o noktada birkaç dakika durdum.
Bir zamanlar kendimi terk edilmiş sandığım yerde.
O gün çocuklarım beni yol kenarında bırakmıştı.
Ama şimdi biliyordum ki insanın yalnız kalmasıyla, terk edilmesi aynı şey değildi.
Bazen hayatındaki yanlış insanlar uzaklaştığında yalnız kalmazdın.
Tam tersine…
İlk kez kendi yanında kalırdın.
Arabaya geri bindim ve aynadan o yolu son kez gördüm.
Sonra önüme döndüm.
Çünkü artık geride bıraktıklarımın değil, önümde kalan hayatın sahibiydim.