O gün limandan eve dönerken Toprak arka koltukta oturdu. Dikiz aynasından bana ara sıra bakıyor, sonra gözlerini kaçırıyordu. Yanlış bir soru sorup onu ürkütmekten korkuyordum. Sonunda sessizliği o bozdu.
“Çocukken hep annemin beni neden istemediğini düşünürdüm,” dedi.
Aracı yol kenarına çektim. Arkaya dönüp elini tuttum.
“Ben seni her gün istedim. Seni kaybettiğimi söylediler. Yıllarca mezarının nerede olduğunu bile öğrenemedim.”
Toprak cebinden katlanmış bir resim çıkardı. Beş yaşındayken çizmişti. Üç çöp adam, sarı bir güneş ve köşede küçük bir kalp vardı.
“Bunu yapınca öğretmenim annemi de çizmemi söylemişti,” dedi. “Ben de tanımadığım bir kadını çizdim. Şimdi sana vermek istiyorum.”
Resmi alırken boğazım düğümlendi. Birbirimizin geçmişinden eksik kalmıştık ama geleceğinden eksik kalmak zorunda değildik.
Bir hafta sonra Levent’le bir avukatın bürosunda karşılaştık. Önünde belgeler duruyordu. Artık inkâr etmiyordu. Babasının borçları için baskı gördüğünü, o sırada korktuğunu anlattı. Sonra da her gün söylemeyi düşünüp sustuğunu itiraf etti.
“Yıllar geçtikçe geri dönmek zorlaştı,” dedi.
“Yıllar geçtikçe oğlum büyüdü, Levent. Senin korkun yüzünden.”
Benden af diledi. İlk kez içimde onu teselli etme isteği doğmadı. Avukatımın yanında, gerçekleri soruşturma makamlarına eksiksiz anlatmasını istedim. Sonraki süreçte eski hastane kayıtları incelendi, sorumlular hakkında soruşturma başladı. Levent de bildiklerini ifade verdi. Affetmek başka şeydi; hesap vermek başka.
Toprak’la ilişkimiz başlangıçta kolay olmadı. Ona çocukluğunu sordukça kaçırdığım şeyler canımı yakıyordu. Bazen o da Barlas’ı üzmekten korkup bana mesafeli davranıyordu. Bir gün elini tutup şunu söyledim: “Seni büyüten babanı sevmekle beni sevmek arasında seçim yapmak zorunda değilsin.”O günden sonra daha rahat konuşmaya başladık. Eylül’le aynı gün doğduklarını öğrendiklerinde iki kardeş saatlerce fotoğraflarını karşılaştırdı. Gülüşleri bile birbirine benziyordu.
Barlas’la da konuştum. Bana yıllardır sakladığı fotoğraf albümlerini getirdi. Toprak’ın bisiklete ilk bindiği günü, lise mezuniyetini, kırılan ilk dişini fotoğraflarda gördüm. Her sayfa içimde ayrı bir sızı bırakıyordu. Ama albümü kapatmadım. Çünkü o yılları yaşayamamış olsam da onları öğrenebilirdim.
“Benden nefret etmenizi anlayabilirim,” dedi Barlas bir gün.
“Öfkeliyim,” diye cevap verdim. “Fakat size değil, bizi birbirimizden koparanlara. Oğlum yalnız büyümemiş. Bunun için size teşekkür ederim.”
Barlas başını eğdi. İlk kez omuzlarının hafiflediğini gördüm.
Soruşturmanın ne kadar süreceğini bilmiyorduk. Kaybolan dosyalar, aradan geçen yıllar, birbirini tutmayan tanıklıklar vardı. Yine de artık sessiz kalmayacaktık. Çünkü bizim yaşadığımızı başka bir ailenin yaşamış olabileceği düşüncesi, gerçeğin peşini bırakmamıza izin vermiyordu.
Aylar sonra üçümüz sahilde küçük bir kafede otururken Eylül iki dilim pasta söyledi. Toprak şaşırdı.
“Bugün özel bir gün mü?”
Eylül gülümsedi. “Annem her doğum günümüzde sana da bir dilim ayırırmış. Bu kez birlikte yiyelim dedim.”
Gözlerim doldu. Yıllarca boş duran o tabak sonunda sahibini bulmuştu.
Hayatımın eski hâline dönmesini artık istemiyordum. Çünkü eski hayatım, bilmediğim bir yalanın üzerine kurulmuştu. Levent’le geçirdiğim güzel günleri silemezdim ama onların hatırına gerçeği de yok sayamazdım.
Gemiye binerken terk edilmiş bir kadın olduğumu sanıyordum. Oysa yolculuğun sonunda yalnızca bir evliliğin neden bittiğini öğrenmedim; kaybettiğimi sandığım oğluma kavuştum, kızımın yanında durdum ve kendime yeniden güvenmeyi öğrendim.
Artık biliyorum: Bir insanın bize söylediği yalan, geçmişimizi değiştirebilir. Ama gerçeği öğrendikten sonra nasıl yaşayacağımıza karar verme hakkımızı elimizden alamaz.