Merve bana “Canan Teyze” derdi, film gecelerinde kucağıma tırmanırdı. Omzumda uyuyakalır, tişörtüme salyası akardı ve ben onu yatağına taşırken mutluluğun muhtemelen böyle bir his olduğunu düşünürdüm. Sonra o uğursuz gün geldi. Leyla işe giderken bir nakliye kamyonu kırmızı ışıkta geçti. Çarpışma anında Leyla oracıkta can verdi. Haberi veren polis memuru, sanki bir faydası olacakmış gibi “Acı çekmedi,” dedi. Merve beş yaşındaydı. Sürekli annesinin ne zaman geleceğini soruyordu. “Gelmeyecek tatlım,” diyordum, yirmi dakika sonra tekrar soruyordu. Leyla’yı toprağa verdikten üç gün sonra sosyal hizmetler geldi. Elinde dosyasıyla bir kadın mutfak masamızda karşımda oturdu. “Merve’nin velayetini alabilecek veya almak isteyen hiçbir akrabası yok.” “Peki ona ne olacak?” “Koruyucu aile sistemine girecek…” “Hayır.” Bu kelime ağzımdan beklediğimden daha sert çıktı. “O sisteme girmeyecek.” “Çocukla bir akrabalığınız var mı?” “Ben onun manevi annesiyim.” “Bu yasal bir statü değil.” “O zaman yasal hale getirin.” Öne doğru eğildim. “Onu evlat edineceğim. Hangi evrak gerekiyorsa imzalarım. O çocuk koruyucu aileye falan gitmeyecek.” Kadın beni inceledi. “Bu kalıcı bir sorumluluk.Leyla ile geçirdiğimiz o korku dolu, yalnız geceleri düşündüm. Kendi çocuklarımızın asla yaşamayacağına yemin ettiğim o çocukluğu hatırladım. “Anlıyorum.” Evlatlık işlemlerinin tamamlanması altı ay sürdü. Altı aylık ev ziyaretleri, sabıka kayıtları, ebeveynlik kursları ve Merve’nin her gün bana “Sen de beni bırakacak mısın?” diye sormasıyla geçen altı ay… “Hiçbir yere gitmiyorum tatlım,” diye söz verdim. “Bana mahkûmsun.” Hâkim kağıtları imzaladığında altı yaşındaydı. O gece onu karşıma alıp olabildiğince basit bir dille anlattım. “Senin öz annen olmadığımı biliyorsun, değil mi?” Battaniyesinin ucuyla oynayarak başını salladı. “Ama artık senin annenim. Resmen ve hukuken. Bu, eğer sen de istersen sonsuza dek sana bakabileceğim anlamına geliyor.” Leyla’nın gözleriyle bana baktı. “Sonsuza dek mi?” “Sonsuza dek.” Kendini kollarıma attı. “O zaman sana ‘Anne’ diyebilir miyim?” “Evet!” Onu kucağıma alıp hıçkıra hıçkıra ağladım….
devamı sonraki sayfada…Ayrıntılar diğer sayfada haberimiz detayındadır..HABERİN DEVAMINI OKUMAK İÇİN FOTOĞRAF ÜZERİNDEN DİĞER SAYFAYA GEÇİŞ YAPINIZBirlikte büyümek hem zor hem de çok güzeldi. Gençtim, ebeveynliği yolda öğrenmeye çalışıyordum. Merve ise tarif edemediği bir yas tutuyordu. Bağrışmalarımız oldu, kapılar çarpıldı. Annesi için ağladığı ve benim çaresiz kaldığım geceler oldu. Hatta bazı sabahlar o kadar yorgun olurdum ki mısır gevreğine süt yerine portakal suyu koyardım ve ikimiz de ağlayana kadar buna gülerdik. Ama her şeyi çözdük. Her günü tek tek aşarak. Ortaokulun ilk günü eve geldi ve tiyatro kulübüne katıldığını duyurdu. “Sahnede olmaktan nefret edersin,” dedim şaşkınlıkla. “Ama denemekten zarar gelmez!” diye cevap verdi. Her oyun için ezber yapmasına yardım ettim. Her gösterisine katıldım. Sekizinci sınıfta ilk başrolünü aldığında seyirciler arasından onu alkışladım. Oyunda o meşhur şarkıları söylerken o kadar çok ağladım ki yanımdaki kadın bana peçete uzattı. “O benim kızım,” diye fısıldadım; bunu söylemek dünyanın en doğal şeyiymiş gibi hissettiriyordu. Lise yeni zorluklar getirdi. Merve’nin kalbini kıran erkekler, gece yarısı dondurma yemeyi ve benim hiç anlamadığım halde verdiğim kötü tavsiyeleri gerektiren arkadaş dramaları… İlk hız cezasını aldığında yine yedi yaşındaymış gibi kucağımda ağlamışt