LİSEDEKİ İLK AŞKIM, SAVAŞA GİTMEDEN DÖRT GÜN ÖNCE BÜKTÜĞÜ BİR PARÇA BAKIR TELLE BANA EVLENME TEKLİF ETTİ — O SAVAŞTAN HİÇ DÖNMEDİ. BEN O YÜZÜĞÜ 55 YIL BOYUNCA PARMAĞIMDAN ÇIKARMADIM… TA Kİ 73. YAŞ GÜNÜMDE POSTA KUTUMDAKİ ESRARENGİZ KUTUYU GÖRENE KADAR.
18 yaşındaydım.
Eylül ayının serin bir akşamında lise aşkım Yalçın, beni okulun futbol sahasının arkasına, tribün ışıklarının artık ulaşmadığı sessiz bir köşeye götürdü.
Dört gün sonra askeri birliğiyle birlikte görev yerine gidecekti.
Cebinden ince, yamuk bir bakır tel çıkardı.
Teli kendi elleriyle büküp küçük bir yüzük haline getirmişti.
“Şimdilik gerçek bir yüzük alamıyorum,” dedi.
“Ama bir gün döndüğümde bunun yerine sana çok güzel bir yüzük takacağım. Söz veriyorum, Nadide.”
Gülmüştüm.
Çünkü onu öylesine seviyordum ki içim acıyordu.
Ben de yüzüğü parmağıma geçirip şöyle demiştim:
“O zaman sen değiştirene kadar bunu takacağım.”
Dört gün sonra Yalçın gitti.
Ve bir daha geri dönmedi.
Yaklaşık dört ay sonra annesinden gelen mektup, bütün umutlarımı bitirdi.
O günden sonra bakır yüzüğü bir kez bile parmağımdan çıkarmadım.
Yıllar geçtikçe rengi koyulaştı.
Biraz daha eğildi.
Bir kuyumcu yıllar önce yüzüğü ücretsiz düzeltebileceğini söylediğinde neredeyse adama çıkışacaktım.
“Bu yüzüğü nişanlım kendi elleriyle böyle yaptı,” demiştim.
“Nasıl yaptıysa öyle kalacak.”
Hiç evlenmedim.
Aradan tam 55 yıl geçti.
yaş günümün sabahında kardeşimden ve yeğenlerimden akşam yemeği için kutlama mesajları gelmişti.
Sıradan, sakin bir doğum günü olacağını düşünüyordum.
Ta ki posta kutusunu açana kadar.
İçeride kahverengi kâğıda sarılmış küçük bir kutu vardı.
Üzerinde pul yoktu.
Gönderen adı da yazmıyordu.
Sadece düzgün, büyük harflerle benim adım yazılmıştı:
NADİDE.
İpinin altına sıkıştırılmış küçük beyaz kartta ise tek bir cümle vardı:
“Birinin sana bunu borcu vardı.”
Kutuyu açtığımda nefesim kesildi.
Kadife bir zeminin üzerinde son derece güzel, altın bir nişan yüzüğü duruyordu.
Elim istemsizce parmağımdaki Yalçın'ın yamuk bakır yüzüğüne gitti.
Sonra altın yüzüğün altındaki kuyumcu fişini fark ettim.
Fişin üzerindeki tarihi görünce kutuyu elimden düşürecek gibi oldum.
Yüzük daha dün satın alınmıştı.
Demek ki birisi Yalçın'ın 55 yıl önce bana verdiği sözü biliyordu.
Bakır yüzüğü hâlâ taktığımı biliyordu.
Üstelik doğum günümü de biliyordu.
Ama kim?
Ve neden şimdi?
Tam bunları düşünürken ön kapıdan üç kez vurma sesi geldi.
Yavaş.
Sakin.
Israrcı.
Kutuyu masaya bıraktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Kalbim yıllardır hiç olmadığı kadar hızlı çarpıyordu.
Parmağımdaki eski bakır tel sanki bir anda ağırlaşmıştı.
Kapıyı açtığım anda karşımdaki kişiyi görünce bütün bedenim buz kesti.
Bir elim kapının kenarına tutundu.
Çünkü karşımda duran kişinin yüzünde, 55 yıldır yalnızca eski bir siyah-beyaz fotoğrafta gördüğüm bir ayrıntı vardı.
Geriye doğru bir adım attım.
“Hayır…” diye fısıldadım.
“Bu mümkün değil.”
Karşımdaki yabancı gözlerini parmağımdaki bakır yüzüğe indirdi.
Sonra bana baktı ve cebinden, kenarları sararmış eski bir zarf çıkardı.
Zarfın üzerindeki el yazısını gördüğüm anda dizlerimin bağı çözüldü.
Çünkü o yazıyı dünyadaki herkesinkinden ayırt edebilirdim.
Yalçın'ın el yazısıydı.
Ama asıl korkutucu olan, yabancının zarfı bana uzatırken söylediği cümleydi:
“Bunu size 55 yıl önce vermem gerekiyordu… ama Yalçın Bey'in savaştan dönmediğine dair size söylenenlerin tamamı doğru değildi.”
Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “Zarf” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. ��