Bunu size 55 yıl önce vermem gerekiyordu… ama Yalçın Bey'in savaştan dönmediğine dair size söylenenlerin tamamı doğru değildi.”
Adamın söylediği cümle kapının önünde asılı kaldı.
Bir süre nefes alamadım.
Sanki önümde duran yabancı Türkçe konuşuyor ama kelimeler beynime ulaşmıyordu.
“Ne demek istiyorsunuz?” diyebildim sonunda.
Sesim bana ait değilmiş gibi titriyordu.
Adam altmışlarının sonlarında görünüyordu. Saçlarının çoğu beyazlamıştı. Yüzünde derin çizgiler vardı. Elindeki sararmış zarfı iki eliyle tutuyordu.
“Benim adım Tahir,” dedi. “Babamın adı İhsan'dı. Yalçın Bey'le aynı birlikte görev yapmış.”
İhsan.
İsim bana tanıdık gelmedi.
Başımı salladım.
“Ben hiçbir İhsan tanımıyorum.”
“Tanımanız mümkün değil. Babam sizi tanıyordu.”
Bu kez kapının kenarına daha sıkı tutundum.
Tahir, beni daha fazla ayakta tutmamak ister gibi başıyla içeriyi işaret etti.
“İsterseniz oturalım. Anlatacaklarım biraz uzun.”
Onu eve almak konusunda bir an tereddüt ettim. Fakat elimde Yalçın'ın el yazısıyla yazılmış bir zarf vardı.
55 yıldır beklediğim adamın el yazısı.
Böyle bir anda kapıyı kapatamazdım.
Salona geçtik.
Ben koltuğun kenarına oturdum. Tahir karşıma geçti ama montunu bile çıkarmadı.
Gözlerimi zarftan ayıramıyordum.
“Yalçın ölmedi mi?” diye sordum.
Tahir uzun bir nefes verdi.
“Öldü.”