Paris’in üstüne çöken sonbahar akşamı, Sen Nehrinin sularına yansıyan sokak lambalarının sarı ışıklarıyla aydınlanıyordu. Le Marais semtinin tarihi, dar sokaklarından birinde, yüksek tavanlı ve içi eski kitap kokan küçük bir sanat galerisi vardı. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyor, camlara vuran damlalar içerideki sessizliğe ritmik bir melodi katıyordu.Galerinin sahibi Céleste, büyük ahşap masasının arkasında oturmuş, bir sonraki sergi için hazırladığı fırça darbelerini inceliyordu. Üzerindeki koyu yeşil ipek gömlek, vücut hatlarını belli edecek şekilde yumuşakça dökülüyor, omuzlarından aşağı süzülen dalgalı kumral saçları her hareketinde boynunu açıkta bırakıyordu. Fransız kadınlarına özgü o zahmetsiz şıklık ve zarafet, tavırlarının her detayına sinmişti.Girişteki pirinç çanın hafif sesiyle kapı aralandı. İçeriye giren Julien’di. Üzerindeki koyu renk paltonun omuzlarında yağmur damlaları parıldıyordu. Julien, restorasyon uzmanıydı ve haftalardır Céleste ile birlikte 19. yüzyıldan kalma bir tablo koleksiyonu üzerinde çalışıyordu. Bakışları Céleste’e kaydığında, gözlerinde gizleyemediği bir derinlik peydah oldu.