Oda derin, boğucu bir sessizliğe büründü. Yusuf’un yüzündeki o genç, cüretkâr arzu yavaşça yerini acı bir idrake ve saygı dolu bir ürpertiye bıraktı.
Benim bir kadından, bir bedenden öte; geçmişin zincirleriyle kuşatılmış, trajedisiyle olgunlaşmış ve kendi başına devleşmiş bir ruh olduğumu anlamıştı. Arzuladığı şey sadece bir kadın değildi; sırtlanamayacağı kadar ağır bir kaderdi.
Gözlerindeki fırtına dindi. Yavaşça bana doğru yaklaştı, bu kez tutkuyla değil, derin bir hürmetle ellerimi tuttu. Parmaklarımı avuçlarının içine aldı, hafifçe öptü.Senin gücün karşısında yenildim Elif,” dedi usulca. “Ben seni sadece sevebileceğimi sanmıştım. Ama senin sevgiye değil, bu koca yalnızlığında taşıdığın onurlu huzura ihtiyacın var.”
Kapıyı sessizce açtı ve karanlığın içine doğru adım attı. Arkasından esen serin rüzgâr, hanımellerinin kokusunu alıp götürdü.
Pencerenin önünde durup gidişini izledim. Anladım ki gerçek arzu, bir insanı ateşe atmak değil; o ateşin yaktığı ruhu görüp ona dokunmadan geri çekilebilme olgunluğunu gösterebilmekti. Ve ben, kendi yalnızlığımın tahtında, geçmişimle ve özgürlüğümle yeniden baş başa kaldım.