36 yaşındaki Ahmet için hayat, eşini kaybettikten sonra bambaşka bir hâl almıştı. Artık dünyası sadece oğlu Mert’ten ibaretti. Küçük bir çocuk için fazla sessiz olan evlerini biraz olsun neşelendirmek için bir alışkanlık edinmişlerdi: her pazar birlikte yürüyüşe çıkmak.
O pazar da diğerleri gibi başlamıştı. Hava serindi, toprak nemliydi. Mert yol boyunca taşlara tekmeler atıyor, arada Ahmet’in elini tutuyordu. Ta ki bir anda durana kadar. Öyle ani durdu ki Ahmet neredeyse ona çarpıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu.
Mert cevap vermedi. Sadece yere, çimenlerin arasına bakıyordu. Sonra eğildi ve bir şey çıkardı.
Kirli bir oyuncak ayı.
Ahmet’in yüzü istemsizce buruştu. Ayı gerçekten iğrençti. Tüyleri keçeleşmiş, çamurla kaplıydı. Bir gözü yoktu, dikiş yerlerinden içindeki pamuklar sertleşmiş topaklar hâlinde dışarı taşmıştı.
“Bırakalım onu,” dedi Ahmet yumuşak ama kararlı bir sesle. “Çok kirli.”
Ama Mert ayıyı daha sıkı kavradı. “Baba lütfen… Onu eve götürebilir miyiz?”
Ahmet iç çekti. Oğlunun gözlerinde uzun zamandır görmediği bir ışıltı vardı. Kaybettiklerinden sonra bu kadar masum bir isteği geri çevirmek istemedi.
“Pekâlâ,” dedi sonunda. “Ama önce güzelce temizleyeceğiz.”