Mihriban’ın da aynı ateşte yandığını, onunla göz göze geldiğimde kızaran yanaklarından ve titreyen ellerinden anlıyordum. İkimiz de sadece bu konağın işlerini üstlenmek değil, o heybetli adamın dünyasında asıl yeri almak istiyorduk.Zaman geçtikçe aramızdaki o gerilim, yerini tuhaf bir ortaklığa ve gizemli bir bekleyişe bıraktı. Konağın sessizleştiği, gaz lambalarının cılız ışıklarının duvarlarda gölgeler çizdiği gecelerde, Hatice Hanım kendi odasında dinlenirken, Devran Ağa’nın ayak sesleri konağın üst katında duyulurdu.Nihayet o beklenen fırtınalı gece geldi. Gök gürültüsü vadiyi sarsarken, Devran Ağa ikimizi de çalışma odasının bulunduğu üst sofaya çağırdı.
Odaya adım attığımızda, şöminede yanan meşe odunlarının çıtırtısı ve odayı dolduran reçine kokusu bizi karşıladı. Devran Ağa pencerenin önünde, sırtı bize dönük duruyordu. Döndüğünde, gözlerindeki o karanlık ve talepkar ifade her ikimizin de kalbinin göğüs kafesini delercesine çarpmasına yetti.