İkiz kızım Lale. Deniz’in ikiz kız kardeşi.
Lale, on yedi yıl önce, altıncı doğum gününden sadece üç hafta önce çocuk lösemi karsına yenik düşmüştü. Dünyadaki en sevdiği şey, büyükannesinin beşinci yılbaşı için eliyle diktiği o kırmızı elbiseydi. Lale onu her yerde giymişti. Vefat edeceği gece hastanede, beş yaşındaki Deniz kardeşinin küçük, solgun elini tutmuştu.
Deniz’in o gün kardeşine verdiği söz, yıllar sonra bugün için kurulmuştu: “Büyüdüğümde mezuniyetime bu elbiseyi giyeceğim, böylece herkes seni görecek.”
Deniz, son altı aydır babası uyuduktan sonra geceleri tavan arasındaki kutudan çıkardığı o elbiseyi kendi elleriyle sökmüş, aynı kırmızı kumaşı bularak dikiş makinesinde kendi bedenine uyarlamıştı. Salondakilerin alayları, babasının öfkesi, okulun baskısı… Hiçbiri onu durduramamıştı.O an ayağa kalktım. Yüzlerce bakışı, okul kurallarını unuttum; kollarımı oğlumun boynuna doladım.
“Seni gördü, Deniz,” diye ağladım omzuna. “Seni yürürken gördü.”
Salonda önce derin bir sessizlik oldu. Ardından arka sıralardan bir öğrenci ayağa kalkıp alkışlamaya başladı. Birkaç saniye içinde altı yüz kişi ayağa kalkmıştı. Salonu inleten muazzam bir alkış tufanı koptu. Öğretmenler gözyaşlarını siliyordu.
Tören bitiminde kapının arkasında, karanlıkta bekleyen biri daha vardı: Tolga.
Oğlunun gururla taşıdığı kırmızı elbiseyi ve madalyonu görünce duvarın dibine çöktü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Yıllardır kaçtığı acıyla ilk kez yüzleşiyordu.
Eve döndüğümüzde gece yarısı mutfakta sıcak çayımızı içerken kapı çalındı. Gelen Tolga’ydı. Gözleri kızarmış, ceketini koluna asmıştı. Mutfakta oğlunun karşısına geçti.