Kabin aniden ölümcül bir sessizliğe büründü. Kalbim boğazımda atıyordu. İki yıldır köşeye sıkışmış, hayatın sillesini yemiş sıradan bir adamken, bir kaptanın tüm yolcuların gözü önünde bana selam durması beni sarsmıştı. Titreyen elimle selamına karşılık verdim.
Kaptan pilot gür ve kararlı bir sesle, “Uçağımda sizi ağırlamak bir onurdur, Mehmet Komutanım!” diye bağırdı. Ardından arkasındaki solgunlaşan görevliye dönerek ekledi: “Bu adam ve kızı yerinden kıpırdamayacak. Onlar tam olarak ait oldukları yerde, birinci sınıftalarHerkes şaşkınlıkla izlerken, kaptan bana yaklaştı ve fısıltıyla o cümleyi kurdu: “Yıllar önce dağdaki o yanan araçtan çıkardığınız askerin, Deniz’in ağabeyiyim ben…”Kaptan Tolga Aksoy’un gözlerindeki yaşlar, yıllar önce Güneydoğu’daki o tehlikeli çatışma gecesini yeniden gözlerimin önüne getirdi. Kardeşi Deniz’i alevlerin içinden çıkardığımda bacağımı feda etmiştim ama o gün bir can kurtarmıştım. Şimdi o kurtarılan hayat, yıllar sonra beni ve yetim kalan kızımı bulmuştu.
Tolga, sadece bize sahip çıkmakla kalmadı; kardeşinin kurduğu bir vefa vakfı aracılığıyla, eşim Elif’in hastane sürecinde biriken devasa borçlarının tamamının üç hafta önce sessizce ödendiğini açıkladı. Kulaklarıma inanamıyordum. Günlerdir uyku uyumama neden olan o borç kabusu bir anda ortadan kalkmıştı. Daha da önemlisi, Bodrum’un sakin ve huzurlu bir mahallesinde, bizim için tamamen borçsuz, önünde bahçesi olan küçük ve şirin bir evin tapusunu Defne’nin ellerine bıraktı.