G-892JKVGF0C

Gelinim doğum yaparken vefat etti

Hiçbir şey yoktu. Sanki torunum hiç var olmamıştı. Ancak Leyla onun ağlamasını duymuştu. Bilincini kaybetmeden önce Selim’in beşiğin üzerine eğildiğini görmüştü. Onun birine şöyle dediğini duymuştu: “Çabuk ol. Annem soru sormadan bitirin şu işi.” Polis beni sorguladığında onlara her şeyi anlattım. Saklanan izleri. Yarıda kesilen telefon görüşmelerini. Yasaklanan ziyaretleri. Leyla’nın gözlerindeki korkuyu. Ve en önemlisi, doğumdan önce fısıldadığı o cümleyi: “Bebeğimi almasına izin verme.” Üsteğmen Mert, kır saçlı sakin bir adamdı; not defterini kapattı. “Müzeyyen Hanım, oğlunuzun borcu var mıydı?” Gözlerimi kaçırdım. “Evet.” Selim babasının marangoz atölyesini devralmış ve neredeyse batırmıştı. Kumar oynuyordu. Yalan söylüyordu. Kimsenin anlamadığı senetler imzalıyordu. Leyla’ya Şile taraflarında eski bir aile evi ve müteahhitlerin yıllardır istediği araziler miras kalmıştı. Satmayı reddetmişti. Bir gün kızına ait olacağını söylüyordu. Kızına. Selim’in Elif’i istemesinin sebebi buydu. Sevgiden değil. Para için. Kontrol için. Çünkü Leyla ölü kabul edilince ve bebek resmi olarak silinince, kalan her şeyin kendisine kalacağına inanmıştı. Ama bir hata yapmıştı. Sessizliğe zorlanan kadınların, gizlice mesaj bırakmayı öğrendiklerini unutmuştuLeyla’nın notunda, neredeyse silinmiş ikinci bir satır daha vardı. “Yaralı adam. Gri minibüs. Azizeler Manastırı.” Azizeler Manastırı. İsim beni bir iğne gibi dürttü. Bu bir kişi değildi. Bu, Karacaahmet’ten yirmi kilometre uzakta, son zamanlarda “zor durumdaki” kadınlar için özel bir sığınağa dönüştürülmüş eski bir yerdi. Yüksek duvarların ardında, kimsenin soru sormadığı sessiz bir yer. Ve yaralı adam… Onu görmüştüm. Cenazeden bir gün önce. Cenaze evinin dışında, gri bir minibüsün yanında duran, yanağında soluk bir yara izi olan uzun boylu bir adam. Orada çalıştığını sanmıştım. Yanılmışım. Bilgiyi Üsteğmen Mert’e verdiğimde hiç vakit kaybetmedi. Saat dörtte iki polis arabası hastaneden ayrıldı. Dört buçukta sığınağın önündeydiler. Onlarla gitmeme izin verilmedi. Ben de bekledim. Hastanenin beyaz koridorunda. Leyla’nın odasının önünde. Ellerim birbirine kenetli. Paltom hâlâ mezarlığın tozuyla kaplı. Her dakika göğsüme bastıran bir taş gibiydi. Saat 17:12’de telefonum çaldı. “Müzeyyen Hanım?” Üsteğmen Mert’ti. Öyle bir hızla ayağa kalktım ki başım döndü. “Efendim?” Bir duraksama oldu. Sonra sesi yumuşadı. “Bebeği bulduk.” Dizlerimin bağı çözüldü. Duvara yaslandım. “Yaşıyor mu?” “Evet.” Gözlerimi kapattım. Bütün dünya yok oldu. Sadece o kelime kaldı. Yaşıyor. Elif yaşıyordu
Reklamlar