Anne ve babamın 50. evlilik yıl dönümü için onlara deniz manzaralı, 425 bin dolarlık muhteşem bir villa hediye ettim. Ama birkaç hafta sonra onları ziyarete gittiğimde annem gözyaşlarına boğulmuştu, babam ise titremesini durduramıyordu. Ablamın ailesi evi tamamen ele geçirmişti. Eniştem parmağını kapıya doğru uzatıp bağırdı:
"Artık bu ev benim. Defolup gidin!"
Tam o anda içeri adım attım.
Bu evi, anne ve babamın hayatları boyunca yaşadığı gibi satın almıştım.
Sessizce.
Ne basına duyuruldu, ne fotoğrafçılar çağrıldı, ne de onların en küçük oğullarının sonunda yaptıkları tüm fedakârlıkların karşılığını verebildiğine dair duygusal bir konuşma yapıldı.
Sadece Oregon, Cannon Beach'te bulunan, krem renginde, mavi panjurlu, etrafını saran geniş verandası olan ve kum tepelerinin ardından okyanusun parıldadığı bir sahil villası...
Tapu benim üzerimdeydi ama o ev hayatları boyunca anne ve babama aitti.
Onlara yıl dönümü hediyem buydu.
Annem *Aysel Yılmaz*, anahtarları avucuna bıraktığım anda ağlamaya başladı.
Babam *Hasan Yılmaz* ise verandada öylece denize bakıyordu. Ağzı hafifçe aralanmıştı. Yılların izini taşıyan elleri korkuluklara öyle sıkı tutunmuştu ki sanki evin bir anda yok olacağından korkuyordu.
"Bizim için zaten fazlasını yaptın, Emre." diye fısıldadı annem.
"Hayır," dedim. "Benim için fazlasını yapan sizdiniz."
Üç hafta boyunca her şey tam da hayal ettiğim gibiydi.
Sonra ablam *Zeynep, eşi **Murat* ve iki ergen oğluyla birlikte çıkageldi.
İlk başlarda annem telefonda oldukça neşeliydi.
"Ablan birkaç gün bizde kalmak istiyor." dedi. "Çocuklar sahile bayıldı."
Birkaç gün geçti...
Sonra iki hafta oldu.
Derken annem tamamen aramayı bıraktı.
Nihayet ona ulaşabildiğimde sesi neredeyse fısıltıdan ibaretti.
"Emre... oğlum... sanırım buraya gelmen gerekiyor."
Telefon kapanmadan önce söyleyebildiği tek şey buydu.
Aynı öğleden sonra Portland'dan yola çıktım.
Uzun taş döşeli giriş yoluna döndüğümde Murat'ın siyah kamyoneti garajın önüne gelişigüzel bırakılmıştı. Verandanın her tarafında plaj sandalyeleri, buzluklar ve kirli havlular dağınık haldeydi. Ön pencerelerden biri çatlamıştı. Evin içinden son ses müzik geliyordu.
Derken bağırışmaları duydum.
Kapıyı çalmaya bile gerek duymadan içeri girdim.
Annem merdivenlerin yanında durmuş, elindeki mutfak havlusuyla gözyaşlarını siliyordu.
Babam girişteki sehpanın yanında öyle şiddetli titriyordu ki gözlüğü burnunun yarısına kadar kaymıştı.
Murat tam karşısında durmuştu. Geniş omuzları öfkeyle gerilmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Parmağını babama doğru sallıyordu.
"Artık bu ev benim, ihtiyar!" diye bağırdı Murat. "Sen ve Aysel eşyalarınızı toplayıp buradan gideceksiniz."
Ablam Zeynep ise mutfağın kapısına yaslanmış, annemin kristal kadehlerinden biriyle rahatça şarap içiyordu.
Yaşananlar ona son derece eğlenceli geliyormuş gibi gülüyordu.
"Baba, bu kadar abartma." dedi. "Seninle annemin bu kadar büyük bir eve ihtiyacı yok. Bizim çocuklarımız var. Emre'nin buna bir itirazı olmaz."
Murat karton kutulardan birini ayağıyla babamın önüne doğru itti.
"Kapı orada." diye sertçe çıkıştı. "Kullanmasını biliyorsundur."
Babamın dudakları kıpırdadı.
Ama ağzından tek kelime çıkmadı.
İşte tam o anda kapıdan içeri girdim ve sessizce arkamdan kapıyı kapattım.
Müzik bir saniye daha devam etti.
Sonra salondaki biri sesi kapattı.
Zeynep'in yüzündeki gülümseme bir anda silindi.
Murat yavaşça arkasını döndü.
Gözlerim önce karton kutuya, sonra babamın titreyen ellerine, ardından annemin gözyaşları içindeki yüzüne ve en sonunda ablama çevrildi.
"İlginç..." dedim sakin bir sesle.
"Haydi bana bir kez daha söyleyin... Bu ev kiminmiş?"
Devamı ilk yorumda... ��