Lobiye çökercesine oturdum ve zarfı yırttım. Mektubun ilk satırlarını okuduğumda gerçek nefesimi kesti. Kelimeler boğazıma dizildi, gözyaşlarım görüşümü bulandırdı. "Sevgili Elif," diyordu mektup. "Dün akşam o kafede seni gördüğümde, deden İhsan Usta'nın gözleriyle bana baktığını anında hissettim. Ben, kırk yıl önce o atölyede çıraklık yapan, yirmili yaşlarındaki o toy ve korkak İngiliz genci Thomas'ım. O yangın çıktığında atölyedeydim. Alevler her yeri sararken kurtarabildiğim tek şey, dedenin şaheseri 'Gece Kuşu'ydu. Ancak keman büyük hasar almıştı. O gece korkudan ve utancımdan kimseye bir şey diyemeden İstanbul'u terk ettim. Hayatımı, dedenin bana öğrettiği o eşsiz zanaata, sadece bu kemanı eski ihtişamına kavuşturmaya adadım. Yıllarımı aldı, doğru ağacı, doğru cilayı, doğru ruhu bulmak tam kırk yılımı aldı. Dün akşam, eseri nihayet tamamlayıp dedenin kabrini ziyaret etmek ve kemanı ait olduğu topraklara, ailene bırakmak için buradaydım. Seni o kafede notalarınla gördüğümde, kaderin kusursuz bir döngüyü tamamladığını anladım." Titreyen ellerimle ahşap kutunun mandallarını açtım. Kırmızı kadifenin üzerinde, sanki hiç yangın görmemiş, yılların hüznünü üzerinde asil bir zırh gibi taşıyan o kusursuz keman, "Gece Kuşu" duruyordu. Ahşabın kokusu, geçmişin, dedemin, ve hiç tanımadığım o yarım asırlık vefanın kokusu gibiydi. 66 yaşındaki o yabancı adam, hayatımın en büyük boşluğunu sessizce doldurmuş ve ardında paha biçilemez bir miras bırakarak kayıplara karışmıştı. Gözyaşlarım kemanın cilalı yüzeyine damlarken, hayatın tesadüflere inanmayan o muazzam matematiğine bir kez daha hayran kaldım. O sabah, nefesimi kesen şey sadece bir sırrın açığa çıkması değil, insan kalbinin taşıyabildiği o muazzam, tertemiz vicdan yüküydü.