Onu gördüğüm anda dizlerimdeki güç çekildi.
Çünkü aynı kolyenin bir eşi benim evimdeki sandığın içinde duruyordu.
Annem ölmeden birkaç gün önce bana vermişti.
“Bunu sakla,” demişti.
Nedenini sorduğumda cevap vermemişti.
Rasim’in elindeki kolyeyi titreyen parmaklarla aldım.
İki parçalı bir madalyondu.
Benimkinde yarım ay vardı.
Onunkinde yarım güneş.
Yan yana geldiğinde tek bir şekil oluşturuyordu.
O gece yeni evlendiğim adamın karşısında sabaha kadar oturdum.
Aklımda tek bir düşünce vardı.
Ya Rasim haklıysa?
Ya annem yıllarca gerçek kimliğini benden sakladıysa?
Ertesi sabah kendi evime gittim.
Sandığı açtım.
Kolye oradaydı.
Ama altında daha önce hiç fark etmediğim ince bir tahta bölme vardı.
Onu kaldırınca küçük bir zarf buldum.
Üzerinde benim adım yazıyordu.
Neriman’a.
Ellerim titreyerek açtım.
İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı.
“Eğer bunu okuyorsan, geçmiş artık seni bulmuş demektir.”
Okudukça gözlerim doldu.
Annem gerçekten Gülizar’dı.
Köyden kaçtıktan sonra adını değiştirmiş, yeni bir hayat kurmuştu.
Ama asıl şaşırtıcı olan mektubun sonundaydı.
“Rasim seni bulursa ondan korkma. O benim kardeşimdir. Yıllar boyunca seni uzaktan korumasını ondan ben istedim.”
Olduğum yere çöktüm.
Rasim benim dayımdı.
Ve biz evlenmiştik.