O akşam, kışlık odunları yerleştirmek ve avludaki eksikleri tamamlamak için komşu tarlanın genç delikanlısı Yusuf gelmişti. Yusuf, Leyla’dan yaşça küçüktü ama köyün o erken olgunlaştırdığı, az konuşan, gözleriyle çok şey anlatan insanlarından biriydi.
Ağır odun çuvallarını içeri taşıdıktan sonra Yusuf, üzerindeki tozu silkeleyerek kapının eşiğinde durdu. Soğuk hava içeri sızarken Leyla, "İçeri geç Yusuf, bir çay içmeden gitme. Hava buz kesti," dedi.Yusuf bir an duraksadı. Köyün dedikoducu dili, bakışların bile ağır anlamlar yüklediği sokakları geldi aklına. Ama Leyla’nın sesindeki o samimi, bir o kadar da kimsesiz tonu kıramadı. Çizmelerini çıkarıp odaya geçti.
Küçük odada sobadan yayılan çıtırtılar dışında derin bir sessizlik vardı. Leyla, sıcak çay bardağını Yusuf’a uzatırken parmakları hafifçe Yusuf’un eline değdi. O an ikisi de bakışlarını kaçırdı ama odadaki hava bir anda değişti. Bu, söylenmemiş sözlerin, bastırılmış hislerin yarattığı ağır bir çekimdi.