G-892JKVGF0C

26 yaşında gelinim meğer benim kaybettiğim üvey...Devamını oku

Üst kattaki odama çıktım.

Yıllardır sakladığım eski sandığı indirdim.

İçinden gazeteleri, polis kayıtlarını ve kayıp ilanlarını çıkardım.

En üstte küçük İpek’in fotoğrafı vardı.

Altında büyük harflerle:

KAYIP ÇOCUK

yazıyordu.

İlanın kenarına kendi elimle bir not düşmüştüm:

“İpek, deden seni bekliyor. Eve dön.”

Nisan kâğıdı görünce elleri titremeye başladı.

“Bunu gerçekten yıllarca sakladınız mı?”

“Her şeyi sakladım.”

Sonra fotoğrafları çıkardım.

İlk doğum günü…

Bisiklete bindiği gün…

Parkta çekilmiş fotoğrafımız…

Nisan dizlerinin üzerine çöktü.

Fotoğraflardan birine dokundu.

“Bu salıncağı hatırlıyorum.”

Kalbim duracak gibi oldu.

“Gerçekten mi?”

Başını salladı.

“Bir de siz bana sürekli ‘küçük serçem’ derdiniz.”

Artık kendimi tutamadım.

Ağlamaya başladım.

“Evet,” dedim. “Sana hep öyle derdim.”

Nisan bana sarıldı.

Otuz yıl sonra kayıp torunum yeniden kollarımdaydı.

Kanımdan değildi.

Ama bunun hiçbir önemi yoktu.

Tam o sırada Taylan boğazını temizledi.

“Yani bir dakika…”

İkimiz ona baktık.

Kaşlarını çatmıştı.

“Nisan senin üvey torunun mu?”

“Evet.”

Taylan bir an donup kaldı.

Sonra hızlıca,

“Ama aramızda kan bağı yok, değil mi?” diye sordu.

İlk kez o gün kahkaha attım.

“Yok oğlum. Nisan, Selma’nın kızının çocuğuydu. Seninle hiçbir biyolojik bağınız yok.”

Taylan derin bir nefes aldı.

Nisan da gözyaşlarının arasından gülmeye başladı.

O gün akşama kadar konuştuk.

Nisan çocukluğundan hatırladığı küçük parçaları anlattı.

Evin bahçesindeki dut ağacını…

Ona aldığım kırmızı bisikleti…

Yağmurlu gecelerde ona anlattığım masalları…

En sonunda karşıma oturdu.

Uzun süre sustu.

Sonra,
Reklamlar