Bir hafta sonra toprağa verdim onu. Mezarlıkta, taze kazılmış toprağın başında dururken dünyanın dönmeye devam etmesini haksızlık saydım. İnsanlar işe gidiyor, kahve içiyor, gülüyordu. Benim dünyam durmuşken onlarınki nasıl devam edebilirdi?
Beş yıl geçti.
Acı azalmadı, sadece şekil değiştirdi. Öğretmenliğe devam ettim. Anaokulunda çalışıyordum. Küçük eller, yüksek kahkahalar, kırılan pastel boyalar… Başkalarının çocuklarına sevgi vermek, kalbimdeki boşluğu tamamen doldurmasa da beni hayatta tutuyordu.
O sabah müdür sınıfın kapısını çaldı.
“Yeni öğrencimiz,” dedi gülümseyerek. “Adı Arda.”Küçük bir çocuk utangaç adımlarla içeri girdi. Başını hafifçe eğmişti. Parmakları sırt çantasının askısına sıkıca kenetlenmişti.
Ve sonra gördüm.
çenesinde hemen altında küçük, hilal şeklinde bir doğum lekesi.
Dünyam bir anlığına sessizliğe gömüldü. Nefesim kesildi. Masamın kenarına tutundum.
Can’ın doğum lekesi.
Aynı yerde. Aynı şekilde.
Ama sadece o değildi.
Çocuklar şarkı söylerken Arda başını dinlerkenki gibi hafif yana eğdi. Bir şey sorulduğunda dudaklarının kenarında beliren o yarım, çekingen gülümseme… Kalbim göğsüme sığmadı.
Dersi nasıl bitirdiğimi hatırlamıyorum.
Çıkışta yanına çömeldim.
“Arda, seni okuldan kim alacak?” diye sordum.
“Annemle babam,” dedi neşeyle. “Bugün ikisi de gelecek.”
O gün mesaim bitmiş olmasına rağmen okulda kaldım.
Kapı açıldı.
“Anne!” diye bağırarak koştu Arda.
Döndüm.
Ve onu gördüm.
Beş yıldır görmediğim yüz.
Can’ın babası.