MİLYONER ADAM, 37 BAKICIYI KOVDU… TA Kİ EVE GELEN GENÇ TEMİZLİKÇİ, KİMSENİN BAŞARAMADIĞI ŞEYİ YAPANA KADAR.
Benim adım Rıza Karahan, 36 yaşındayım. Bir yıldan biraz daha uzun süre önce eşim Suna’yı, yalnızca altı ay içinde onu bizden koparan ağır bir hastalık yüzünden kaybettim.
O günden sonra hem benim hem de altı kızımın hayatı, sahip olduğum bütün paranın bile düzeltemeyeceği bir karmaşaya dönüştü.
Türkiye’nin en büyük teknoloji şirketlerinden birinin kurucusuyum. İstanbul’da büyük bir evim, lüks arabalarım ve çocuklarımın hayatları boyunca çalışmadan yaşayabilecekleri kadar param var.
Ama insanın evinin içindeki mutluluk yok olduğunda, paranın hiçbir anlamı kalmıyor.
Son iki haftada evimize tam 37 bakıcı geldi.
Bazıları ağlayarak kaçtı.
Bazıları ne kadar para teklif edersem edeyim bir daha kapımızdan içeri girmeyeceklerini söyledi.
Artık neredeyse bütün bakım ajansları bizim ailemizi “imkânsız vaka” olarak görüyordu.
Ama suç ne tamamen kızlarımdaydı ne de bendeydi.
Asıl sorun, Suna’nın ölümüyle evimizin içinde açılan ve bir türlü kapanmayan yaraydı.
Eskiden kahkaha seslerinin yükseldiği, mutfaktan yemek kokularının yayıldığı evimiz artık kırık oyuncaklar, duvarlara çizilmiş resimler ve bastırılmış öfkeyle doluydu.
En büyük kızım Ceren, 12 yaşındaydı.
Kardeşlerini küçük bir komutan gibi yönetiyordu.
Annesinin cenazesinde bana dönüp:
“Baba, hiç kimse annemin yerini alamayacak. Sakın buna izin verme,” demişti.
O günden sonra eve giren her bakıcıyı bir düşman gibi görmeye başladı.
Altı yaşındaki ikizlerim Nazlı ve Nisa ise bambaşkaydı.
Ayakkabıların içine oyuncak böcekler koyuyor, kapılara yapışkan sürüyor, yiyecekleri dolapların en garip yerlerine saklıyorlardı.
Yaptıkları her yaramazlıkta kahkahalar atıyorlardı ama artık o kahkahaların bile acılarını saklamak için kullandıkları bir kalkan olduğunu biliyordum.
On yaşındaki kızım İpek, annesi öldüğünden beri kendi saçlarını yoluyordu.
Başında seyrekleşen bölgeler oluşmuştu.
Götürmediğim psikolog, denemediğim yöntem kalmamıştı.
Dokuz yaşındaki Gizem, özellikle geceleri panik atak geçiriyor, odasında annesinin adını bağırıyordu.
Sekiz yaşındaki Eylül, korkuları yüzünden yeniden yatağını ıslatmaya başlamıştı.
Ve üç yaşındaki küçüğüm Masal…
Annesini kaybettikten sonra neredeyse hiç konuşmuyordu.
Bazen yalnızca bir iki kelime fısıldıyor, yemek yemeyi bile reddediyordu.
O sabah son bakıcının saçları yeşile boyanmış, üniforması parçalanmış halde evimizden koşarak çıktığını pencereden izledim.
İkizlerin son şakasıydı.
Kadın giderken bana dönüp yalnızca şunu söyledi:
“Bu çocukların bakıcıya ihtiyacı yok. Onların hâlâ yas tuttuğunu anlayacak birine ihtiyaçları var.”
O söz içime oturdu.
Bir süre sonra asistanım Taylan beni aradı.
“Rıza Bey, arayabileceğimiz bakım ajansı kalmadı. Hiçbiri yeni birini göndermek istemiyor.”
“Yani profesyonel seçenekler bitti.”
“Bir ihtimal daha var. En azından evin düzeni için geçici olarak bir temizlik görevlisi bulabiliriz.”
Artık çaresizdim.
“Kim kabul ederse gelsin.”
Aynı saatlerde İstanbul’un başka bir semtinde, 25 yaşındaki Melike Aydın sabahın erken saatlerinde uyanıyordu.
Babası emekli bir inşaat işçisiydi.
Annesi evde yaptığı yiyecekleri satarak aile bütçesine katkıda bulunuyordu.
Melike ise 18 yaşından beri ev temizliğine gidiyor, kazandığı parayla akşamları üniversitede çocuk gelişimi okuyordu.
O sabah işe çıkmaya hazırlanırken telefonuna bir çağrı geldi.
“Melike, acil bir iş var. İstanbul’da büyük bir ev. Normal ücretin iki katını veriyorlar. Bugün başlayacak birini arıyorlar.”
Melike masanın üzerindeki faturalarına baktı.
“Adresi gönderin. Geliyorum.”
Ancak gideceği evde onu neyin beklediğinden haberi yoktu.
Acılarını öfkeye dönüştürmüş altı kız çocuğu…
Ve eve giren herkesi kaçırmaya kararlı küçük bir “ordu”.
İki saat sonra Melike büyük demir kapıların önüne geldi.
Üzerinde sade bir bluz, kot pantolon ve sırtında eski bir çanta vardı.
Üst kattaki pencerenin arkasından altı çift göz onu izliyordu.
Ceren dudaklarını büzdü.
“Bir tane daha geldi.”
İkizler birbirlerine bakıp güldüler.
“Bakalım bu kaç saat dayanacak?”
Melike içeri girdiğinde onu çalışma odamda karşıladım.
“Evin kapsamlı bir temizliğe ihtiyacı var,” dedim. “Kızlar da zor bir dönem geçiriyor.”
Melike sakince yüzüme baktı.
“Bana çocuklara bakmam için değil, temizlik için geldiğim söylendi.”
“Doğru. Çocuklarla ilgilenmen gerekmiyor.”
Melike başını salladı.
Fakat daha ilk saat dolmadan evin üst katından korkunç bir çığlık yükseldi.
Ardından bir şeyin yere düşüp parçalanma sesi duyuldu.
Koşarak merdivenlere yöneldiğimde Melike benden önce yukarı çıkmıştı.
Koridorun sonunda altı kızımın da bir odanın önünde donup kaldığını gördüm.
Ve Melike içeride, yerde dizlerinin üzerinde oturmuş, üç yaşındaki Masal’a bakıyordu.
Masal’ın elinde annesine ait yıllardır sakladığımız eski bir eşya vardı.
Sonra kızım, annesinin ölümünden beri ilk kez başını kaldırıp uzun bir cümle kurdu.
Melike’nin yüzündeki ifade bir anda değişti...
Eğer hikâyenin tamamını okumak istiyorsanız, aşağıdaki yorumlara “SIR” yazın. Ardından “tüm yorumları görüntüle” seçeneğine dokunup ilk yorumdaki devamına bakın. ��