O an içim ürperdi.
“Bir hafta içinde büyük bir aile yemeği düzenleyeceğim. Herkes sizi yeni eşlerim sanacak. Rauf da gelecek.”
“Biz ne yapacağız?”
“Onu konuşturacağız.”
Plan tehlikeliydi.
Ama kabul ettik.
Sonraki günlerde konakta kaldık.
İşin tuhaf tarafı, Sancar Ağa’yı tanıdıkça hakkındaki söylentilerin çoğunun abartılı olduğunu anlamaya başladım.
Sertti.
Ama zalim değildi.
Çalışanlarının maaşlarını günü gününe ödüyordu. Köyde üniversite okuyan çocukların masraflarını gizlice karşılıyordu.
Geceleri bazen avluda yalnız oturuyordu.
Bir gece yanına gittim.
“Uyumadınız mı?”
“Sen de uyumamışsın.”
Yanına oturdum.
Ay ışığı yüzünün bir tarafını aydınlatıyordu.
“Siz gerçekten ikinci bir eş istemiyor musunuz?”
Bana döndü.
“İnsanların yanında olmasını istediğim biri var.”
“Kim?”
Bakışları üzerimde durdu.
O an kalbim hızlandı.
Fakat cevap vermedi.
Sadece,
“Bazen istediğin şeyi istemeye hakkın olmadığını düşünürsün,” dedi.
O geceden sonra aramızdaki gerilim değişti.
Onu her gördüğümde gözlerim istemeden ona kayıyordu.
Bazen benim baktığımı fark ediyor, hiçbir şey söylemeden gülümsüyordu.
Nisan bunu anlamıştı.
Bir sabah saçımı örerken,
“Sen bu adama kapılıyorsun,” dedi.
“Saçmalama.”
“Yüzün söylüyor.”
Ama asıl tehlike aile yemeği gecesi başladı.
Konağa neredeyse elli kişi geldi.
Rauf da oradaydı.
Bizi görünce yüzünde tuhaf bir ifade oluştu.
Akşam ilerledikçe içmeye başladı.
Nisan onun yanına oturdu.
Ben ise avlu kapısının yakınında bekledim.
Bir süre sonra Rauf ayağa kalktı.
Ahırlara doğru yürüdü.Peşinden gittim.
Telefonumu cebimde kayıt moduna aldım.
Rauf ahırın arkasında bir adamla buluştu.
“Bu gece bitecek,” dedi.
Adam,
“Ağa odasına çıkınca mı?”
“Evet. Merdivenin altına yerleştirdim.”
Kanım dondu.
Ne yerleştirmişti?
Koşmaya başladım.
Konağa girdiğimde Sancar merdivenlerden çıkıyordu.
“Sancar!”
İlk kez ona herkesin içinde adıyla bağırmıştım.
Bana döndü.
“Dur!”
Merdivenin altından ince bir duman yükseldiğini gördüm.
Sancar beni kolumdan çekti.
“Dışarı!”
Dakikalar içinde herkes konağın avlusuna çıktı.
Jandarma çağrıldı.
Merdivenin altında yanıcı düzenek bulundu.
Rauf kaçmaya çalışırken yakalandı.
Telefonumdaki kayıt ise her şeyi kanıtlıyordu.
Bir hafta sonra konağın avlusunda üçümüz yeniden oturuyorduk.
Melek Hanım önümüzdeki çayları doldurdu.
“Artık anlaşmanız bitti,” dedi.
Nisan’ın ailesinin borcu kapanmıştı. Babasının tedavisi için gereken para da ödenmişti.
Benim annemin evi kurtulmuştu.
Gitmemiz gerekiyordu.
Nisan ertesi sabah valizini topladı.
Ama ben odamdaki bavulun karşısında saatlerce oturdum.
Kapı çalındı.
Sancar’dı.
“Gitmiyorsun.”
Bu bir soru değildi.
“Gitmem gerekiyor.”
“Neden?”
Gözlerimi kaçırdım.
“Çünkü burada kalırsam anlaşma yüzünden değil, başka bir sebepten kalacağım.”
Sessizlik oldu.Sancar bana doğru bir adım attı.
“Elimi tutarsam çekilecek misin?”
Kalbim göğsümde çarpıyordu.
“Bilmiyorum.”
Elimi tuttu.
Çekilmedim.
Aylar sonra köyde insanlar yine konuşmaya başladı.
Fakat bu kez gerçeği kimse bilmiyordu.
Nisan şehre taşındı, ailesiyle yeni bir hayat kurdu.
Melek ise Sancar’dan boşanmadı. Çünkü onların evliliği yıllar önce karı kocalıktan çok güçlü bir dostluğa dönüşmüştü. Bir süre sonra kendi isteğiyle başka bir şehre yerleşti ve yıllardır ertelediği hayatını yaşamaya başladı.
Ben ise konakta kaldım.
Ama kuma olarak değil.
Sancar bir akşam köy meydanında herkesin önünde elimi tuttu.
“Bu kadın benim borcum değil, anlaşmam değil, mirasım hiç değil,” dedi.
“Benim seçtiğim hayat.”
O gün anladım ki insan bazen çaresizlik yüzünden girdiği bir kapıdan bambaşka biri olarak çıkıyordu.
Biz o konağa iki korkmuş kadın olarak girmiştik.
Bir adamın bizden ne isteyeceğini düşünüyorduk.
Oysa sonunda bizden istediği tek şey, onun kurduğu oyunda figüran olmak değildi.
Gerçeği gördüğümüzde kaçmamaktı.
Ben kaçmadım.
Ama orada kalmamın sebebi para değildi.
İlk defa kendi hayatım hakkında kararı başkasının değil, benim vermiş olmamdı.