Kolumu kırdım ve eşimden beş aylık ikizlerimize bakarken bana yardım etmesini istedim. Ancak bunu reddedip soğuk bir şekilde, “Annelerin hastalık izni olmaz!” dedi. Ben de ona unutamayacağı bir ders vermeye karar verdim.
Birkaç gün önce evde merdivenlerden düşüp kolumu kırdım.
Doktor kolumu alçıya aldı ve önümüzdeki birkaç hafta boyunca ağır hiçbir şey kaldırmamamı, mümkün olduğunca o kolumu kullanmamamı söyledi.
Beş aylık ikiz oğullarımız olduğunu düşünürsek bunu yapmak neredeyse imkânsızdı.
Bu yüzden eşim Baran’dan ara sıra izin almasını, birkaç saat erken eve gelmesini ya da mümkün olduğunda evden çalışmasını istedim.
En azından çocuklarla ilgilenirken bana biraz yardım edebilirdi.
Baran gözlerini devirip,
“Benim bir işim var. Evde oturup çocuk bakamam.” dedi.
Yanlış duyduğumu sandım.
“Kolum alçıda. İki bebeğe tek kolla nasıl bakacağım? Senden bütün gün evde kalmanı istemiyorum. Sadece bazen yardım etmeni istiyorum ki kolum düzgün şekilde iyileşsin.”
Omuzlarını silkerek,
“Çocuk isteyen sendin. O zaman bakacaksın. Annelerin hastalık izni de olmaz, tatili de.” dedi.
Davranışının hiç normal olmadığını anlatmaya çalıştığımda ise sadece iç çekip,
“Bu benim problemim değil.” diye karşılık verdi.
O an gerçekten ne diyeceğimi bilemedim.
Üstelik çocuk sahibi olmayı en az benim kadar Baran da istemişti.
Hamileliği birlikte planlamıştık.
Ama çocuklar doğduktan sonra nedense bütün sorumluluk benim üzerime kalmıştı.
Geceleri ben kalkıyordum.
Mamaları ben hazırlıyordum.
Altlarını ben değiştiriyordum.
Uyutuyor, gezdiriyor, doktor kontrollerine götürüyor, evi temizliyor ve yemek yapıyordum.
Baran ise bütün bunları sanki sadece benim görevimmiş gibi görüyordu.
Kolum kırıldıktan sonraki birkaç gün içinde yorgunluktan tükenme noktasına geldim.
Mecburen annemi arayıp fırsat buldukça eve gelmesini ve ikizlerle ilgilenirken bana yardım etmesini istedim.
Ancak bir akşam çocukları tek başıma yıkamam mümkün değildi.
Bu yüzden bir kez daha Baran’ın yanına gidip yardım istedim.
Fakat verdiği cevap sabrımı tamamen taşırdı.
Kollarını göğsünde birleştirip,
“Ben bütün gün çalışıp eve geliyorum. Bir de eve gelince çocuklarla mı uğraşacağım? Sen zaten bütün gün evdesin. Ne yapıyorsun ki?” dedi.
Bir süre yüzüne bakakaldım.
Beş aylık iki bebeğe bakmanın, geceleri doğru düzgün uyuyamamanın ve üstelik bunu kırık bir kolla yapmanın ona göre “hiçbir şey yapmak” olduğunu o an anladım.
Artık tartışmadım.
Sesimi de yükseltmedim.
Sadece başımı sallayıp,
“Peki Baran. Madem öyle düşünüyorsun…” dedim.
O gece çocukları yatırdıktan sonra annemi aradım.
Uzun uzun konuştuk.
Ardından birkaç telefon görüşmesi daha yaptım ve ertesi gün için gereken her şeyi hazırladım.
Baran ise hiçbir şeyden habersizdi.
Hatta benim sonunda söylediklerini kabul ettiğimi düşünüyordu.
Ertesi akşam işten eve geldiğinde kapıyı açar açmaz olduğu yerde donup kaldı.
Yüzündeki renk saniyeler içinde kayboldu.
Salona doğru birkaç adım attıktan sonra bana dönüp,
“Sen… sen ne yaptın?” diye sordu.
Ben ise tek sağlam elimle çantamın fermuarını kapatıp sakin bir şekilde ona baktım.
“Ben sadece senin söylediğin şeyi yaptım Baran.” dedim.
Birkaç dakika sonra evin içinde sesi yankılanıyordu:
“Hayır! Bunu bana yapamazsın! Buna nasıl cesaret edersin?”
Ama Baran’ın henüz bilmediği bir şey vardı.
O akşam yaşanacaklar sadece başlangıçtı.
Çünkü salondaki masanın üzerinde onu asıl çılgına çevirecek başka bir şey daha duruyordu…
(Sonraki bölümü merak ettiğinizi biliyorum, bu yüzden lütfen sabırlı olun ve aşağıdaki yorumlarda okumaya devam edin. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı anlayışınız için teşekkür ederiz. Tam hikayeyi görmek için lütfen aşağıya 'EVET' yorumu bırakın ve bize "Beğen" verin.) ��