Gece, Elif ve Can eski misafir odasına çekildiğinde Can, yatağın kenarına oturup uzun süre konuşmadı. Elif elini onun elinin üzerine koydu.
“Yarın ne yapacağız?” diye sordu.
Can nefes aldı. “Yarın… mezarlığa gideceğiz,” dedi. “Ninemin yanına. Sonra… annemle tekrar konuşacağım. İlk defa gerçek bir konuşma yapacağım.”
Elif başını salladı. “Ben de yanındayım.”
Ertesi sabah, köyün serin havasında mezarlığa yürürlerken Elif şunu düşündü: Korktuğu şey kayınvalidenin baskısıymış gibi görünüyordu ama asıl korku, bilinmeyene yaklaşmaktı. O bilinmeyen, bazen bir insanın kusuru, bazen yıllarca sakladığı bir pişmanlık olabiliyordu.
Mezarlıkta Can, taşın önünde uzun süre durdu. Sonra sessizce “Hakkını helal et,” dedi. Hatice Hanım birkaç adım geride ağladı; Elif ise hiçbir şey söylemeden onların yanında durdu. O anda, üçü de aynı yerde, aynı gerçeğin içinde, ilk kez birbirine gerçekten yakınlaştı.
Dönüş yolunda Elif’in içindeki düğüm artık korkudan değil, başka bir duygudan oluşuyordu: Anlamaktan. Çünkü bazı ziyaretler, sadece bir kapıyı çalmak değildir; yıllarca kilitli kalmış bir hikâyeyi açmaktır. Ve bazen insan, en sürükleyici yolculuğu yolda değil, bir evin içinde, bir fincan çayın başında yaşar.
Elif o gün şunu öğrendi: Kötü hikâyeler, her zaman kötülükten doğmaz. Kimi zaman yalnızlıktan, suskunluktan, gecikmiş doğrulardan doğar. Ve doğru zamanda söylenen bir gerçek, kırsa bile, sonunda insanı aynı masada yeniden buluşturur.