Elif, ana buzdolabının raflarını silerken birden kocasını mutfak kapısında dururken gördü

Elif, akşamüstü buzdolabının raflarını silerken mutfak kapısında Can’ı görünce elindeki bezi olduğu yerde unuttu. Can normalde bu saatte işten dönmezdi; yüzündeki “erken geldim” rahatlığı, Elif’in içindeki huzursuzluğu daha da belirginleştirdi.

“Can? Neden bu kadar erken geldin?” dedi, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.

Can ceketini sandalyeye bıraktı. “İşten erken çıktım. Yarın ne yapacağımızı unuttun mu?”

Elif’in omuzları bir an gerildi. “Yarın mı geldi?” diye fısıldadı. “Ziyareti bir kez daha ertelesek… Annen de anlayış gösterir, değil mi?”

Can’ın kaşları çatıldı; bu sefer kararlıydı. “Hayır. Üç kez erteledik. Hadi, eşyalarını toplamaya başla. Yarın köye gidiyoruz. Yıllardır evliyiz ve annemi neredeyse hiç tanımıyorsun.”

Elif, evli arkadaşlarının kayınvalide hikâyelerini hatırladı: Zeynep’in kayınvalidesi habersiz baskınlar yapar, evin tozunu kontrol eder, lavabodaki bir tabağı bile gözleriyle yargılardı. Merve’nin kayınvalidesi torun büyütmenin tek doğrusunun kendisinde olduğuna inanırdı. Elif, bu anlatılanlardan sonra kendi kayınvalidesine karşı mesafe koymayı bir tür güvenlik önlemi sanmıştı. Üstelik mesafe gerçekten koruyordu; Can’ın annesi şimdiye dek şehre hiç gelmemişti. Elif de her fırsatta “uygun zaman” bahanesine sarılmıştı.

Ama ertesi sabah, o bahanelerin hepsi yolda kaldı.Şehir geride kalıp yol uzadıkça Elif’in içi daraldı. Can, arabayı sürerken çocukluğundan, köy yolundan, annesinin bahçesinden bahsetti. Elif ise camdan dışarı bakıp, midesinde büyüyen düğümü bastırmaya çalıştı. Akşama doğru, bakımlı bir bahçenin içinde tertemiz bir evin önünde durdular. Çiçek tarhları, saksılar, düzgün kesilmiş çimler… Elif, “Demek burası” diye düşündü. “Ben burada nasıl duracağım?”

Can bagajı açtı, hediyeler ve ev yapımı yiyeceklerle dolu poşetleri aldı. Elif birkaç saniye arabanın yanında oyalanıp nefesini düzenledi. Tam bahçeye adım attıklarında ön kapı açıldı.

Kapıda ufak tefek, saçları özenle toplanmış, yüzünde içten bir gülümseme taşıyan bir kadın belirdi.

“Hoş geldiniz,” dedi kadın. Sesi beklenmedik şekilde yumuşaktı.

Elif bir an dondu. O anda aklına tuhaf bir şey takıldı: Kadın, Can’a bakarken “evladım” diyen anneler gibi değil; sanki uzun süredir beklediği bir misafiri karşılar gibiydi. Can sarılmak için yaklaştı, kadın da karşılık verdi ama sarılış kısa sürdü. Elif’in gözleri bu detayın üzerinde kaldı.

Kadın Elif’e döndü, gülümsedi. “Ben Hatice. Üşümüşsünüz, hadi içeri.”

Elif, “Hatice mi?” diye içinden geçirdi. Can’ın anlattıklarında annesinin adı hiç bu kadar net geçmemişti. Belki de geçmiştir, Elif duymamıştır. Yine de bu küçük şaşkınlık, asıl kaygısını bir anlığına örttü.

İçerisi sıcaktı; sobanın üzerinde çaydanlık tıkırdıyordu. Salon tertemiz, duvarlarda eski fotoğraflar vardı. Hatice Hanım, poşetleri mutfağa bırakırken “Yol yorucu olmuştur. Önce bir çay için,” dedi. Elif’in beklediği gibi sorgulayan bakışlar, kapı eşiğinde ölçüp biçen bir tavır yoktu.
Reklamlar