Elif’in ağzından dökülen son cümle, çalışma odamın ağır ve kasvetli havasında bir kurşun gibi yankılandı. "Yarın sabah bu yataktan bir daha asla uyanamayabilirsiniz..."
Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı. Yetmiş dört yıllık ömrümde pek çok tehlike atlatmış, ticaret hayatımda sert fırtınalar göğüslemiştim ama hiç bu kadar çaresiz, hiç bu kadar savunmasız hissetmemiştim. Odadaki saat tıkır tıkır işliyor, zaman sanki aleyhime akıyordu.
"Ne... Ne diyorsun sen Elif?" diye kekeledim. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı ve titrek geliyordu. "Leyla... Eşim... Ne konuşuyordu?"
Elif hemen arkasını dönüp kapının kilitli olup olmadığını bir kez daha kontrol etti. Ardından titreyen ellerini önlüğünün cebine soktu ve üzerime hafifçe eğilerek fısıldamaya devam etti:
"Ahmet Bey, saat on gibi mutfağa, arka depodan kendime birkaç temizlik bezi almaya gitmiştim. Işıklar kapalıydı, evdekiler uyudu sanıyordum. Tam çıkacakken Leyla Hanım’ın içeri girdiğini duydum. Yalnız değildi. Yanında telefonda konuştuğu biri vardı, hoparlörü açmıştı. 'Her şey hazır mı doktor?' diye sordu. Karşıdaki adam 'Raporlar tamamLeyla. Ahmet Bey’in yaşlılığa bağlı kalp krizinden ve ani beyin kanamasından öldüğüne dair otopsi raporunu dahi ayarladım. Sadece ilacı bu gece çayına ya da suyuna karıştırman gerekiyor' dedi."
Elif’in gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. "Ahmet Bey, Leyla Hanım gülerek yanıt verdi ona... 'Merak etme, o saf ihtiyar bana tamamen güveniyor. Zaten herkes onun unutkan ve yaşlı olduğunu sanıyor. Birkaç aydır toplum içinde altyapısını hazırladım. Bu gece o suyu içecek ve yarın bütün servet bana ve sana kalacak' dedi. Ahmet Bey, ben bunları duyunca dehşete düştüm. Gizlice fırlayıp yukarı geldim. Ne olur bana inanın!"
O an zihnimde parçalar büyük bir hızla oturdu. Son aylarda Leyla’nın misafirlerin önünde beni sürekli yaşlı, unutkan, bunamış gibi gösterme çabaları... Kıyafetlerimi, yürüyüşümü eleştirmesi... Dostlarımdan beni uzaklaştırması... Hepsi meğer bir planın, kurgulanmış bir tiyatronun parçasıymış! Amacı, ben ansızın öldüğümde çocuklarımın veya polisin bir cinayetten şüphelenmesini engellemekmiş. Herkes "Zaten yaşlıydı, kafası gidip geliyordu, eceliyle öldü" diyecekti.
Derin bir nefes aldım. Sandalyeme çöktüm. Gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü. Bu yaşlar ölüm korkusundan değil; yalnızlığıma, kandırılmışlığıma ve evlatlarımı dinlemeyip gururuma yenik düşmüş olmama duyduğum derin pişmanlıktandı. Kızım Sarah'nın "Baba, onu tanımıyorsun" deyişi, oğlum Mike’ın düğünüme gelmeyişi... Hepsi haklıydı.
"Elif," dedim, elimle kızın ellerini tutarak. "Bana hayatımı verdin. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Ama şimdi hemen sakin olmamız lazım. Leyla burada olduğunu biliyor mu?"
"Hayır Ahmet Bey, beni fark etmedi. Arka merdivenlerden çıktım."
"Tamam. Şimdi aşağı in, hiçbir şey olmamış gibi işine devam et. Hatta evine git. Benimle konuştuğunu hissettirme."
Elif başıyla onaylayıp sessizce odadan çıktı. O odadan çıkar çıkmaz, yıllardır içimde bastırdığım o eski, dirençli ve zeki adam uyandı. Ağlamayı bıraktım. Yaşlı ve çaresiz bir kurban olmayacaktım.
Aradan yirmi dakika geçmeden kapı hafifçe çalındı ve içeri elinde bir tepsiyle Leyla girdi. Yüzünde o her zamanki kusursuz, melek gibi gülümseme vardı. Üzerinde ipek sabahlığı, gözlerinde ise içimi ürperten soğuk bir parıltı...
"Ahmet'im..." dedi yumuşak bir sesle. "Hala çalışıyor musun sevgilim? Çok yoruldun. Bak sana ıhlamur çayı getirdim, içine biraz da bal koydum. İyi gelir, mışıl mışıl uyursun."
Gözlerimi tepsideki buharı tüten fincana diktim. İçindeki zehir, hayatımı bitirmek için bekliyordu. Gülümsemeye çalıştım, oysa içim kan ağlıyordu.
"Teşekkür ederim Leyla," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak. "Çok düşüncelisin. Masa üstüne bırak, şu belgeleri imzalayıp hemen içeceğim."
Leyla tepsiyi masanın tam ortasına bıraktı. Gitmek istemiyor gibiydi. Çayı içtiğimi kendi gözleriyle görmek istiyordu.
"Hadi iç de öyle gideyim sevgilim," dedi yanağımı okşayarak. O dokunuş, tenimi bir yılan gibi yaktı.
Tam o sırada aniden göğsümü tutup hafifçe inledim. "Ah! Leyla, ilacım... Yatak odasındaki komodinin üstünde tansiyon ilacım kalmış, getirir misin lütfen? Şiddetli bir baş dönmesi girdi."
Leyla bir an duraksadı, ardından "Hemen getiriyorum canım!" diyerek hızla odadan çıktı.
O dışarı çıkar çıkmaz, fincandaki çayı masamın yanındaki büyük yapraklı salon bitkisinin saksısına boşalttım. Fincanın dibinde sadece bir yudumluk çay bıraktım, sanki hepsini içmişim gibi kenarlarını lekeledim.
Leyla elinde ilaçla içeri girdiğinde ben masaya başımı koymuş, halsiz bir rol yapıyordum. Fincanı boş görünce gözlerindeki o karanlık zafer parıltısını yakaladım.
"Çayı içtin mi?" diye sordu heyecanla.
"İçtim... Çok iyi geldi," diye fısıldadım. "Ben artık yatayım Leyla, çok uykum geldi."
"Tamam sevgilim, sen dinlen," dedi ve tepsiyi alıp odadan adeta koşar adımlarla çıktı. İlacın etkisini göstermesini bekleyecekti....