G-892JKVGF0C

26 YIL SONRA İLK AŞKINI, ELİNDE ESKİ BİR YATAK VE YANINDA 3 YAŞINDAKİ KIZIYLA TOZLU BİR YOLDA GÖRDÜ.

Ekranda yanıp sönen tehdit mesajı, Baran’ın parmakları arasında taşlaşmış bir hançere dönüştü. "Duru'nun yanına bir daha gidersen, yirmi altı yıl önce sakladığımız sırrı öğrenirsin… ama o sırrı öğrendiğinde kimi affedemeyeceğini düşün." Baran direksiyona öyle sert vurdu ki kornanın gürültüsü kasabanın terk edilmiş sessizliğini paramparça etti. Zihninde yankılanan tek bir hayal vardı: Tozlu yol kenarında, sırtında eski bir yatakla adımları ezilen Duru ve yanında sürüklediği plastik poşetlerle omuzları çökmüş küçük bir kız çocuğu. Baran aracını hızla geriye taktı; kaçmak için değil, hayatını çalan bu kurgulanmış cehennemin duvarlarını tek tek yıkmak için harekete geçti.

Kasabanın girişindeki eski benzinliğin gölgesinde bekleyen Turgut, Baran’ın sertçe fren yapıp inmesini alaycı bir tebessümle karşıladı. Yılların yıprattığı yüzünde, kasabanın mutlak hâkimi olmanın verdiği küstah bir rahatlık vardı. Baran adamın yakasına yapışıp onu paslı bir tabelaya yapıştırdığında, aralarındaki mesafe bütünüyle yok oldu. "O mesaj ne anlama geliyor, Turgut? Duru’nun suçu neydi, benim ailem bu işin neresindeydi?" diye haykırdı. Turgut öksürerek gülümsedi, gözlerindeki karanlık Baran’ın içini ürpertmeye yetecek kadar derindi.

Turgut nefes nefese fısıldadı: "Sen yirmi altı yıl önce o büyük şehre sadece kendi isteğinle mi gittin sanıyorsun çocuk? Baban, Duru’nun ailesinin iflasını hazırlayan adamdı. Sizi ayırmak, seni büyük bir şirket evliliğine zorlamak için Duru’nun babasının senetlerini satın aldı, onu toprağından sürdü. Duru bunu hiçbir zaman öğrenmesin diye sustuk; karşılığında baban bizim şirketin taşımacılık ihalelerini bağladı. Ama dört yıl önce… Duru şirket hesaplarında babanın yıllar önce yaptığı o sahte para transferlerini, amcanın cenazesinden hemen sonra muhasebe kayıtlarında buldu. Seni korumak, senin o tertemiz sandığın aile adını lekelememek için susmayı seçti. Biz de onu tek bir açığıyla, olmayan bir hırsızlıkla kapının önüne koyduk. O masum kadın, senin soyadının kirini kendi omzunda taşıdı Baran!"

Bu sözler Baran’ın göğsüne balyoz gibi indi. Ellerini Turgut’un yakasından çekerken ayaklarının altındaki toprağın kaydığını hissetti. Duru, yirmi altı yıl önce arkasında bıraktığı o parlak hayalleri olan, üniversitede muhasebe okumak ve kimseye muhtaç olmadan yaşamak isteyen genç kız... Kendisini korumak için, Baran'ın ailesinin günahlarını sırtlanmış, bir başına bu yıkık dökük kasabanın çamurunda boğulmayı göze almıştı. Üstelik dört yıl önceki o fırtınalı geceden sonra, Baran onu korkakça bir kez daha terk etmişken bunu yapmıştı. Baran bir an bile duraksamadı; İstanbul’daki en güvendiği hukuk müşavirini ve denetçilerini arayarak Turgut şirketinin bütün geçmiş evraklarını savcılığa teslim etme talimatı verdi. Kendi ailesinin geçmişi yerle bir olacaksa bile, bu bedel artık ödenmeliydi.

Güneş batarken Baran yeniden o çatısı yamulmuş, tahtaları rüzgârda inleyen derme çatma evin önüne geldi. Kapıyı çalmadı; kapının eşiğine oturdu ve başını ellerinin arasına aldı. Bir süre sonra kapı hafifçe gıcırdadı. Duru, elinde eski bir süpürgeyle dışarı çıktı; Baran’ı öylece tozun toprağın içinde otururken görünce duraksadı. Yüzündeki yorgun hatlar, akşamın kızıllaşan ışığında daha da belirgindi. "Hâlâ gitmedin mi?" dedi Duru, sesi kırık bir seramik gibiydi. "Sana söyledim Baran. Biz sen olmadan yaşamayı öğrendik. Yirmi altı yıl önce verdiğin sözlerin benim için hiçbir anlamı kalmadı."

Baran yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki pahalı takım elbisenin tozuna aldırmadan kadının gözlerinin içine baktı. "Biliyorum," dedi fısıltıyla. "Babamı biliyorum. Şirketi, senetleri, dört yıl önce benim adıma sürdüğün o lekeyi kendi üzerine nasıl aldığını biliyorum. Her şeyi öğrendim Duru." Duru’nun elindeki süpürge yere düştü. Kadının dudakları titredi, gözlerinden yılların biriktirdiği ilk damla süzüldü. Baran bir adım daha yaklaştı: "Sen benim ailemin günahını sırtında taşırken, ben seni bir kez daha ardımda bırakıp kaçtım. Bana 'Çok geç kaldın' dedin ya o yolda... Haklıydın. Yirmi altı yıl değil, bir ömür geç kaldım. Ama buradayım. Kaçmayacağım."

Tam o sırada kapı aralığından küçük bir ses duyuldu: "Anne?" Lara, üzerinde solmuş çiçekli elbisesiyle kapı eşiğinde belirdi. Baran yere çöktü, dizlerini toprağa dayadı. Küçük kız çekinerek annesinin eteğine tutundu, ardından o yemyeşil gözlerini Baran’a dikti. Baran’ın boğazına bir düğüm oturdu; rahmetli annesinin gözleriydi bunlar. Sevgi dolu, hesap sormayan ama insanı vicdanının en derin köşesinden vuran o yeşil gözler. "Adın Lara, değil mi?" dedi Baran, sesini sakin tutmaya çalışarak. Lara usulca başını salladı. "Ben senin... Ben senin babanım güzel kızım. Ve söz veriyorum, bir daha o ağır poşetleri taşımak zorunda kalmayacaksın."

Duru elleriyle yüzünü kapattı, yıllardır bastırdığı hıçkırıklar nihayet serbest kaldı. Baran ayağa kalktı, tereddüt etmeden Duru’ya sarıldı. Kadın önce kaskatı kesildi, direnmeye çalıştı; fakat sonra başını Baran’ın göğsüne yaslayarak yirmi altı yılın, iftiraların, yoksulluğun ve yalnızlığın yükünü onun omuzlarına bıraktı. O tozlu avluda, gün batımının altında üç insan birbirine sığındı. Baran o an anladı ki servet, plazalar, banka hesapları ya da kazanılan davalar bir adamı güçlü kılmıyordu; gerçek güç, geride bıraktığın yaraları sarabilmek ve sevdiklerinin yükünü tereddütsüz paylaşabilmekti....

Aşağıdaki gorsele ilerleyiniz...
Reklamlar