Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü.
İlk zamanlar her telefon sesinde kalbim yerinden çıkacak gibi oluyordu.
“Belki bulundu.”
“Belki birisi gördü.”
“Belki şimdi arayacak.”
Ama hiçbir haber gelmedi.
Aylar sonra insanlar bana teselli vermeye başladı.
“Belki artık gerçeği kabullenmenin zamanı gelmiştir.”
Ben ise bunu hiçbir zaman kabul etmedim.
Çünkü bir anneye, çocuğunun öldüğünü söylemek kolaydı belki ama benim içimde Derya’nın hâlâ bir yerlerde yaşadığına dair açıklayamadığım bir his vardı.
Yıllar geçti.Derya’nın odasına dokunmadım. Masasının üzerinde üniversite için aldığı defterler duruyordu. Dolabında en sevdiği mavi elbisesi asılıydı. Telefonundan bana gönderdiği son fotoğrafı ise yıllarca çerçevede sakladım.
Bazen gece yarısı odasına girip yatağının kenarına oturuyordum.
“Beni duyuyorsan geri dön,” diyordum.
Sonra sessizce ağlıyordum.
Derya kaybolduğunda on sekiz yaşındaydı.
Yirmi yaşına girdi.
Yirmi iki.
Yirmi beş.
Ve sonunda otuz yaşına geldiğini bile onsuz öğrendim.
O gün doğum günüydü.
Mutfakta tek başıma otururken telefonum çaldı.Ekranda tanımadığım bir numara vardı.
Normalde açmazdım.
Ama o gün nedense açtım.
Karşıdaki kişi birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra genç bir kadın sesi duyuldu.
“Merhaba… Siz Derya’nın annesi misiniz?”
Elim titremeye başladı.
“Evet.”
“Ben sizi yıllardır bulmaya çalışıyordum.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Derya’yı tanıyor musunuz?”
Kadın derin bir nefes aldı.
“Tanıyorum. Hatta… onu çok iyi tanıyorum.”
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
Sonra kadın bana bir mesaj göndereceğini söyledi.
Telefonuma birkaç saniye sonra bir fotoğraf geldi.
Fotoğraftaki kadın yıllar önceki Derya değildi.
Ama gözleri…O gözleri dünyanın neresinde görsem tanırdım.
Fotoğrafın altında tek bir cümle vardı:
“Anne, eğer bu mesaj sana ulaştıysa hâlâ beni beklediğini biliyorum. Lütfen vazgeçme.”
Telefon elimden düşecekti.
Yıllardır içimde söndürmediğim o küçücük umut bir anda alevlenmişti....
Fotoğrafa dokunarak ilerleyin devamı sonraki sayfada...