Basit bir kazaydı. Ambulans gelmişti ama artık çok geçti. Doktorlar hem Lale’yi hem de karnındaki bebeği kurtaramamıştı. Hepimiz yıkılmıştık. Ama içimde, daha o ilk anda, tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.Cenaze günü geldiğinde, o huzursuzluk yerini öfkeye bıraktı.Camide kalabalık sessizce beklerken, bir uğultu yükseldi. Herkes başını kapıya çevirdi. Ve işte o an… Cem içeri girdi. Ama yalnız değildi. Kolunda, herkesin yabancı olduğu genç bir kadın vardı. Siyah elbisesi pahalı, makyajı kusursuzdu. Gözleri yerde değil, sanki etrafı süzüyordu.O.O an kalbim duracak sandım.Hamile eşinin cenazesine, metresiyle gelmişti.Annem bayılacak gibi oldu. Babam sinirden dişlerini sıktı. Ben ise olduğum yerde donup kaldım. Tabutun içinde yatan kız kardeşim Lale’ydi. Karnında doğamayan bir bebekle… Ve onun kocası, metresinin kolunda ayakta duruyordu.Cem’in yüzünde tek bir pişmanlık ifadesi yoktu. Sanki bu durumu normalleştirmişti. Hatta bazılarına göre, metresini özellikle getirmişti. Bir güç gösterisi gibiydi.Cenaze boyunca tek bir gözyaşı dökmedi. Ne tabuta yaklaştı ne dua etti. Sanki orada bulunması bir zorunluluktu ve bir an önce bitsin istiyordu.Asıl şok ise defin sonrası yaşandı.Cenazeden birkaç saat sonra, aileye bir haber ulaştı. Lale’nin avukatı arıyordu.