On dört yıldır kayıptı; erkek kardeşi, kız kardeşine ait çamaşırı büyükbabasının yatağının altına gizlenmiş halde buldu.
Gökhan Sancak, ailesi hakkında inandığı her şeyi paramparça edecek o korkunç gerçeği gün yüzüne çıkardığında henüz on sekiz yaşındaydı. Tarih 15 Mart 2004’tü; Bursa’nın kırsalında sıcak ve nemli bir Salı günüydü. Büyükbabası Arif, üç hafta önce ölmüştü ve aile nihayet onlarca yıllık hatıralarla dolu eski evi boşaltacak gücü kendinde bulabilmişti.
"Gökhan, şu yatağı tutmama yardım et," diye seslendi amcası Mert ana yatak odasından. "Toz içinde kalmış, artık bunu elden çıkarmamız lazım."
Gökhan odaya girdi; içerisi hâlâ rutubet ve eski ilaç kokusuyla ağırlaşmıştı. Birlikte yıpranmış yatağı kaldırdılar ve dışarı sürüklemeye hazırlandılar.
İşte tam o anda, yatağın arasından bir şey kaydı ve usulca yere düştü.
Bu, köşesinde el işlemesi küçük çiçekler olan açık pembe bir kadın iç çamaşırıydı.
Gökhan donakaldı.
Mert kaşlarını çattı. "O da ne?"
Gökhan yavaşça eğildi ve onu yerden aldı. Elleri titriyordu. Nakışı anında tanımıştı. Bunu daha önce görmüştü; eski fotoğraflarda.
Annesi Leyla, ablası Melis’e nakış işlemeyi öğretmişti. Ve o küçük papatyalardan oluşan kendine has desen, hata payı bırakmayacak kadar belirgindi.
"Mert Amca…" diye fısıldadı Gökhan. "Bu… bu Melis’in."
Mert başını salladı. "Bu imkânsız. Melis on dört yıl önce kayboldu."
Ancak Gökhan dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti.
"Annem ona bu deseni öğretmişti. Hatırlıyorum. Fotoğraflarda görmüştüm…"
Mert giysiyi eline aldı, yakından inceledi. Kumaş eskimiş, hafifçe sararmıştı; ancak özenle korunmuştu.
Unutulmamış.
Saklanmış.
Babasının yatağının altına kasten yerleştirilmiş.
Mert’in yüz ifadesi sertleşti.
"Polisi aramamız lazım," dedi kısık bir sesle. "Hemen şimdi." Hikayenin Devamı Yorumda ��