Ertesi gün okuluna gittim. Rehber öğretmeniyle görüştüm. Duru’nun derslerinde herhangi bir düşüş olmadığını, fakat son haftalarda teneffüslerde sık sık okuldan ayrıldığını söyledi.
“Okuldan mı çıkıyor?” diye sordum.
“Bazen izin alıyor. Bir aile meselesi olduğunu söylemişti.”
Aile meselesi…
Benim haberim olmayan ne olabilirdi?
Aynı akşam Duru yine geç geldi. Bu kez sessizce ağlıyordu.
Kolundan tuttum.
“Bana ne olduğunu anlat.”
“Bir şey yok.”
“Bir anneye bundan daha kötü ne söylenebilir biliyor musun? ‘Bir şey yok’ demen.”
Başını öne eğdi.
Sonra birden,
“Beni takip etme,” dedi.
Donup kaldım.
“Ne?”
“Lütfen anne. Peşimden gelme.”
Ertesi gün onun giydiği montun cebinde küçük bir kâğıt buldum. Üzerinde sadece bir adres ve saat vardı.
Saat 18.30.
Dayanamadım.
Kızımı takip ettim.
Duru okuldan çıktıktan sonra otobüse bindi. Yaklaşık yirmi dakika sonra şehrin eski mahallelerinden birinde indi. Dar bir sokağa girdi. Ben uzaktan onu izliyordum.
Önünde eski, üç katlı bir bina vardı.
Kapıyı açıp içeri girdi.
Ben birkaç dakika bekledikten sonra kapıya yaklaştım…
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.Tam zile basacakken içeriden bir çocuk ağlaması duydum.
Sonra Duru’nun sesi geldi:
“Merak etme, annem burada.”
Kanım dondu.
Kapı aralandı.
Karşımda yaklaşık yedi yaşlarında, saçları dağınık küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Beni görünce korktu.
Duru hemen önümde durdu.
“Anne…”
“Bu çocuk kim?”
Duru ağlamaya başladı.
“Lütfen kızma.”
“Bana hemen gerçeği söyle!”
O sırada arkamızdan yaşlı bir kadın çıktı.
“Artık saklayamayız,” dedi.
Duru başını eğdi.
Sonunda öğrendiğim gerçek, beni dehşete düşürdü.