G-892JKVGF0C

Gece Yarısı Gelen Telefon

Saat gece 02.27'de annem gözyaşları içinde beni aradı: “Canım… Karakoldayım. Yengen beni beyzbol sopasıyla dövdü. Sonra da polislere benim akıl sağlığım yerinde olmadığı için ona saldırdığımı söyledi. Ağabeyin ise sadece izledi!” Karakola girdiğimde görevli polis memurunun yüzü bembeyaz kesildi ve kekelemeye başladı: “Hanımefendi… Be-ben…”

## Bölüm 1: Gece Yarısı Gelen Telefon

Saat tam 02.27'de annem karakolun tuvaletinden fısıldadı:

“Yengen *Banu* beni beyzbol sopasıyla dövdü... Ağabeyin *Murat* ise sadece izledi.”

On dakika sonra dondurucu soğuktaki yağmurun altında araba kullanıyordum ve birilerinin çok büyük bir hata yaptığını şimdiden biliyordum.

Annemin sesi telefonda titriyordu.

“Banu polislere, akıl hastası olduğum için ona saldırdığımı söyledi. Murat da onu doğruladı. Önce onun ifadesini aldılar.”

“Yaraların nerede anne?”

“Kaburgalarım... Omzum... Sanırım bileğim kırıldı.”

“Hiçbir şeyi imzalama,” dedim.

“Ben gelmeden kimseyle konuşma.”

Ankara Merkez Karakolu'na girdiğimde görevli polis memuru başını sıkılmış bir ifadeyle kaldırdı.

Sonra beni tanıdı.

Yüzündeki bütün renk kayboldu.

“Hanımefendi... Ben... Onun sizin anneniz olduğunu bilmiyordum.”

Bu tek cümle bana her şeyi anlattı.

Oda yanmış kahve ve ıslak yün kokuyordu.

Genç bir polis memuru yere bakıyordu.

Bir diğeri ise sessizce vücut kamerasını kapattı.

Kırmızı kayıt ışığının söndüğünü fark ettim.

Ayrıca delil odasının kapısının açık olduğunu, içeriye doğru uzanan taze yağmur izlerini ve Banu'nun çamurlu battaniyesinin Komiser *Kemal Arslan*'ın masasının altında katlanmış halde durduğunu gördüm.

Benim adım *Ceren Yıldırım*.

Ailem için ben, şehirden ayrılan, sade takım elbiseler giyen ve tartışmalardan uzak duran sessiz kızdım.

Ama Adalet Bakanlığı için polis denetimleri ve yaşlı istismarı davalarında görev yapan özel hukuk danışmanıydım.

Ankara Merkez Karakolu altı gün sonra gizli ve kapsamlı bir denetimden geçecekti.

Bunu yalnızca üst düzey yöneticiler biliyordu.

Polis memurunun arkasına baktım.

Annem *Meral*, metal bir banka kelepçelenmiş halde oturuyordu.

Bir gözü şişmişti.

Hırkası yırtılmıştı.

Şakağının yanında kurumuş kan vardı.

Odanın diğer tarafında ise Banu yanağına küçük ve düzgün bir yara bandı yapıştırmış, Murat'ın göğsüne yaslanmış şekilde gösterişli biçimde ağlıyordu.

“Bana saldırdı!” diye bağırdı Banu.

“Tamamen dengesiz!”

Murat gözlerimin içine bakamadı.

Annemin yanına çömeldim.

“Yaralarının fotoğrafını çektiler mi?”

“Hayır.”

“Ambulans çağırdılar mı?”

“Hayır.”

“Saldırıda kullanılan sopayı delil olarak aldılar mı?”

Görevli polis güçlükle yutkundu.

“Bayan Vural böyle bir sopa olmadığını söyledi.”

Banu'nun ağlaması yarım saniyeliğine durdu.

Yavaşça ayağa kalktım.

“Annemin kelepçelerini çıkarın.”

“Hanımefendi... Kendisi tutuklu.”

“Kimin talimatıyla?”

Komiser Kemal Arslan arka odadan çıktı.

Gömleği pantolonundan çıkmıştı.

Yüzündeki öfke daha konuşmadan belli oluyordu.

Üstelik Banu'nun dayısıydı.

“Bu bir aile meselesi,” dedi.

“Burada unvanınızı kullanmayın.”

Soğuk bir tebessüm ettim.

“Ben unvanımdan hiç bahsetmedim, Komiser.”

Odaya sessizlik çöktü.

Komiser Kemal, görevli polisin bunu çoktan ağzından kaçırdığını o anda anladı.

Banu savunmaya geçerek kollarını göğsünde birleştirdi.

Murat sonunda bana baktı.

Yüzüne eski kendini beğenmiş ifadesi geri dönmüştü.

“Ceren, bunu daha da büyütme. Annemin krizleri oluyor. Biz sadece herkesi korumaya çalışıyoruz.”

Annem ona, sanki kendisini o vurmuş gibi baktı.

Telefonumu çıkardım.

Annemin yaralarının...

Kelepçelerinin...

Karakoldaki saatin...

Ve orada bulunan bütün polis memurlarının fotoğraflarını çektim.

Sonra başımı kaldırıp hepsine baktım.

“Hepiniz sessizliği zayıflık sandınız.”

Yardımcıma tek bir mesaj gönderdim:

*Her şeyi koruma altına alın...*

*(2. Bölüm çok daha şaşırtıcı... Devamını istiyorsanız yorumlara "EVET" yazın. ��)*
Reklamlar