G-892JKVGF0C

Erken Döndü, Ev Boştu…

*Seyahatten iki gün erken döndüm... Eşim ise ben o boş odada tek başıma dururken kendi yatağımızda uyuduğunu söylemekte ısrar etti.*

*Mert*, gece saat bir sularında eve geldi. Uzun yolculuğun yorgunluğu bedenine çökmüş, başı ağırlaşmıştı.

Erken döneceğini kimseye söylememişti.

Eşi *Buse'ye* sürpriz yapmak istiyordu.

Belki bir şeyleri düzeltmek için.

Belki de hâlâ kurtarılabilecek bir şey kalıp kalmadığını görmek için.

Ama evin önünde motoru durdurduğu anda göğsünde tuhaf bir boşluk hissetti.

Her yer karanlıktı.

Fazlasıyla karanlık.

Tek bir ışık bile yanmıyordu.

Televizyondan gelen en ufak bir ışık yoktu.

Garaj yolunda Buse'nin aracından eser yoktu.

Garaj kapısı unutulmuş bir ağız gibi ardına kadar açıktı.

Mert birkaç saniye boyunca direksiyonun başında hareketsiz oturdu.

Elleri hâlâ direksiyonun üzerindeydi.

Kendi kendini bunun önemsiz olduğuna inandırmaya çalıştı.

Belki eczaneye gitmişti.

Belki kısa bir ziyarete çıkmıştı.

Belki de beklenmedik bir işi çıkmıştı.

Her açıklama yeterli görünüyordu...

Ta ki arabadan inip evin sessizliğini bir uyarı gibi hissedene kadar.

Işıkları yakmadan içeri girdi.

Her adımı gereğinden fazla yüksek ses çıkarıyordu.

Her gölge onu izliyormuş gibiydi.

Koridorda telefonunu çıkarıp, odanın sonundaki karanlık yatak odasına bakarken eşini aradı.

Buse ikinci çalışta telefonu açtı.

Sesi alçak, ağır ve neredeyse samimiydi.

Sanki sıcak bir yatağın içinde uzanıyormuş gibiydi.

“Efendim.”

Mert gözlerini bir anlığına kapattı.

“Hayatım... Seni uyandırdım mı?”

“Uyuyordum... Tam yeniden dalacaktım.” diye mırıldandı.

Mert çenesini sıktı.

“Evde misin?”

Ne bir tereddüt vardı.

Ne şaşkınlık.

Ne de rahatsız edici bir sessizlik.

“Elbette evdeyim Mert. Bu saatte başka nerede olabilirim ki?”

Mert o sırada çoktan yatak odasının kapısında duruyordu.

Yatak hiç bozulmamıştı.

Yastık kusursuz görünüyordu.

Buse'nin tarafı taş gibi soğuktu.

“Sadece sesini duymak istemiştim.” dedi, hissetmediği bir sakinlikle. “Ben de uyuyacağım. Pazar günü dönerim.”

“Tamam... Seni seviyorum.”

Mert cevap vermeden telefonu kapattı.

Bir süre olduğu yerde kıpırdamadan durdu.

Bağırmadı.

Hiçbir şeyi kırmadı.

Ağlamadı.

Sadece boş odanın ortasında, elindeki telefon sanki tonlarca ağırlığındaymış gibi öylece kaldı.

Yalan acemice söylenmemişti.

Tertemizdi.

Doğaldı.

Neredeyse kusursuzdu.

En çok canını acıtan da buydu.

Onun evde olmaması değil...

Bu kadar kolay yalan söyleyebilmesiydi.

Sanki bunu uzun zamandır yapıyormuş gibi.

Merdivenlerin kenarına oturdu ve elini yüzüne götürdü.

Sonra aylardır görmezden geldiği bütün parçalar yerine oturmaya başladı.

Geç saatlere kadar süren sözde iş yemekleri.

Eve gelir gelmez aldığı duşlar.

O odaya girdiğinde kaybolan telefon mesajları.

Ani ruh hâli değişimleri.

Aralarındaki mesafe.

Sessizlik.

Bunların hiçbiri hayal ürünü değildi.

Hepsi birer uyarıydı.

Mert ayağa kalktı ve kendi evinde yabancı biri gibi salonda yürümeye başladı.

Sonra onu gördü.

Sehpanın üzerinde duran bir kol saati.

Büyük.

Altın renkli.

Mavi kadranlı.

Tanımaması imkânsızdı.

*Kerem Arslan.*

Buse'nin patronu.

Mert onu bir şirket yemeğinde görmüştü.

Saatini göstererek yüksek sesle gülen, herkese gereğinden fazla dokunan ve sanki her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranan adamdı.

Şimdi aynı saat kendi oturma odasındaki sehpanın üzerindeydi.

Mert saati dikkatlice eline aldı.

Kırmaktan korktuğu için değil.

Biraz daha sıkarsa asıl kendisinin parçalanacağını hissettiği için.

Artık ihanet sadece bir şüphe değildi.

Bir adı vardı.

Bir kokusu vardı.

Kendi parasıyla aldığı sehpanın üzerinde unutulmuş bir eşyası vardı.

O gece hiç uyumadı.

Ayakkabılarını bile çıkarmadan tavana bakarak yattı.

Karanlık griye dönene kadar gözünü kırpmadı.

Sabah olduğunda ise birkaç saat önce o eve giren adam artık aynı kişi değildi.

Acısı hâlâ oradaydı.

Ama o acının altında başka bir şey oluşuyordu.

Daha soğuk.

Daha keskin.

Daha tehlikeli.

Ertesi sabah erkenden Buse'yi aradı.

Sakin bir sesle önemli bir teslimat geleceğini ve akşam saat sekiz civarında evde olup olmayacağını sordu.

Buse hiçbir şeyden şüphelenmedi.

Gününü kız kardeşleriyle geçireceğini söyledi.

Alışveriş.

Öğle yemeği.

Kahkahalar.

Sonra eve dönecekti.

Mert teşekkür edip telefonu kapattı.

Sonra başka telefonlar açtı.

Buse'nin anne ve babasını aradı.

Kız kardeşlerini aradı.

En yakın arkadaşlarını aradı.

Tek tek.

Sabırla.

Nazikçe.

Kusursuz hazırlanmış bir hikâyeyle.

Buse'nin cömertliğini, yardımseverliğini ve herkesin takdir ettiği iyiliklerini kutlamak için küçük bir sürpriz hazırladığını söyledi.

Hepsi kabul etti.

Heyecanlandılar.

Özel bir geceye geldiklerini sandılar.

Mert de öyle sanmalarına izin verdi.

Bütün günü evi hazırlayarak geçirdi.

Sandalyeleri yerleştirdi.

İçecekleri soğuttu.

Her ayrıntıyı neredeyse bir cerrah titizliğiyle düzenledi.

Akşam olunca yemek masasının tam ortasına özenle hazırlanmış bir kutu yerleştirdi.

Ne çok büyük.

Ne de çok küçük.

Tam olması gerektiği gibiydi.

Saat 19.50'de misafirler gelmeye başladı.

Gülümsemeler.

Sarılmalar.

Çiçekler.

Kısık sesli sohbetler.

Herkes Buse'den hayranlıkla bahsediyordu.

Sanki onu gerçekten tanıyorlarmış gibi.

Sanki Mert bir gece önce evliliğinin en kusursuz yalanını duymamış gibi.

Saat tam sekizde ön kapı açıldı.

Buse elinde alışveriş poşetleri, diğer elinde telefonuyla kahkaha atarak içeri girdi.

Ama başını kaldırıp salonun insanlarla dolu olduğunu gördüğü anda olduğu yerde donup kaldı.

Önce gülümsemesi kayboldu.

Sonra yüzündeki renk çekildi.

Ardından gözleri yavaşça Mert'in elindeki kutuya indi...

O kutunun içinde ne vardı?

Mert neden Buse'nin sevdiği herkesi bir araya toplamıştı?

Ve eşi, Mert'in gerçeği çoktan öğrendiğini anladığında neler olacaktı?

Peki sonra ne oldu?

*(Devamını okumak istiyorsanız aşağıya "EVET" yazmayı unutmayın!) ����*
Reklamlar