Büyükannem hâlâ nefes alıyordu,

Teyzem, büyükannemin ölüm döşeğinde parmağından elmas yüzüğünü gizlice çıkarıp aldığını sanıyordu — ama cenazeden iki gün sonra gelen bir paket onu bembeyaz kesti.

Büyükannem ailemizin direğiydi — pazar günleri hazırladığı kızartmalar ve sert bakışlarıyla hepimizi bir arada tutan bir kadındı. Ama o daracık bakımevi yatağında güçsüzce yatarken, Teyzem Lale’nin önemsediği tek şey büyükannemin sol elinde parlayan ışıltıydı.

O yüzük… YÜZÜK.

Dedem II. Dünya Savaşı’ndan döndükten sonra ona aldığı, iki karatlık eski bir elmas yüzük. Sadece bir takı değildi. Bir efsaneydi.

Teyzem Lale’nin onu istediğini hatırlayabildiğim kadar eskiden beri biliyordum.

Büyükannem bakımevindeydi o gün. Hepimiz vedalaşmak için yatağının etrafında toplanmıştık. Ben ayağını tutuyordum ve kulağına onu sevdiğimi fısıldıyordum.

Lale eğildi. Sözde “alnından öpmek” için.

Eli büyükannemin sol elinin üzerine kaydı.

Tek bir pürüzsüz hareket.

Bir saniye önce elmas floresan ışıkların altında parlıyordu.

Bir sonraki saniye — yoktu.

Sessizce parmağından çıkmış, Lale’nin hırkasının cebine kaymıştı.

Donup kaldım.

Sonra büyükannemin gözleri açıldı.

Önce bana baktı.

Sonra Lale’ye.

Ve yüzünde en hafif, en hüzünlü küçük bir gülümseme belirdi.

Karşı koymadı.

Sadece gözlerini kapattı.

Büyükannem yirmi dakika sonra hayatını kaybetti.

Cenazede en çok ağlayan Lale oldu. Kendini “annemin en sevdiği kızı” ilan ediyordu. Üstelik ÇALDIĞI yüzük cebindeyken.

Neredeyse onu herkesin önünde ifşa edecektim.

Ama büyükannemin bana attığı o bakış beni durdurdu.

Ölümünden kırk sekiz saat sonra kapı çaldı.

Kurye.

İmza gerekiyordu.

İşte o an bunun büyükannemin PLANI olduğunu anladım.

Lale sırıttı.
“Annem beni her zaman en çok severdi,” diye fısıldadı ve kutuyu göğsüne bastırdı.

Hepimizin önünde, oturma odasında paketi yırttı.

İçinden kadife bir kese çıktı.

Ve bir mektup.

İlk satırı okudu.

Yüzündeki renk anında çekildi.

Elleri titremeye başladı.

Mektup parmaklarının arasından yere düştü.

“Hayır!!” diye nefes nefese kaldı.
“Hayır anne… bu acımasızlık. Bunu bana nasıl yaparsın?
Reklamlar