“Beyefendi… annem uyanmıyor…” diye fısıldadı küçük kız.
CEO’nun içi buz kesti. Kısık bir sesle, “Beni ona götür. Hemen.” dedi.
Kar, Chicago’nun merkezini bembeyaz kaplamıştı. Grayson Miller, bir başka geç saatlere kadar süren toplantıyı bitirdiği kurumsal gökdelenden çıkıyordu. Otuz yedi yaşındaydı, üstünde özel dikim siyah bir palto vardı, elinde de şoförünü aramak için telefonu. Bir emlak imparatorluğu kurmuştu… ama son zamanlarda, başarının bedelinin içinde adını koyamadığı bir boşluk bıraktığını hissetmeye başlamıştı.
Rehberde bir numara ararken, cama düşen kar taneleri kadar hafif bir ses onu durdurdu.
“Affedersiniz… beyefendi?”
Grayson aşağı baktı. Karşısında dört yaşlarında bir kız çocuğu duruyordu. Kızılımsı altın rengi bukleleri, yıpranmış yün şapkasının altından çıkmıştı. Bej montu ona büyüktü, altında kırmızı bir elbise vardı, ayakları da büyük botların içinde kayboluyordu. Omzundan küçük yeşil bir sırt çantası sarkıyordu. Yanakları soğuktan kıpkırmızıydı. Kocaman mavi gözleri korkuyla titriyordu. Grayson, pantolonuna yapışan buz ve çamuru umursamadan diz çöktü.
“Kayboldun mu canım?”
Kız yutkundu.
“Annemi uyandıramıyorum.”
Grayson’un göğsü bir anda sıkıştı.
“Ne demek istiyorsun? Nerede o?”
“Evde. Ona bir sürü kez seslendim. Gözlerini açmıyor. Kanepeyle yer arasında yerde yatıyor. Bana demişti ki… ‘Acil bir şey olursa, yardım bul.’ Montumu giydim ve çıktım. Ama… kimse durmuyor. Herkes yoluna devam ediyor.”
Gözyaşları pembe yanaklarından aşağı süzülüyordu. Grayson’un içgüdüleri harekete geçti; bu sefer mesele anlaşmalar ya da şirket birleşmeleri değildi.
“Adın ne senin?”
“Talia. Talia Summers.”
“Ben Grayson. Sana yardım edeceğim. Bana evini gösterebilir misin?”
Başını salladı ve elini uzattı. Eldivenlerin içinden bile parmaklarının buz gibi olduğu hissediliyordu. Grayson elini nazikçe tuttu, onun önden yürümesine izin verdi.
Neonlu vitrinlerin, ışıl ışıl mağazaların önünden geçtiler. Şehir akıyordu. Sokaklar daraldı. Binalar sessizce yaşlanmış gibiydi. Dar bir kumtaşı apartmanın önünde durdular. Talia, boynundaki ipten anahtarı çekti ama titreyen elleriyle düşürdü.
“Dur, ben alırım.”
Kapıyı açtı. Üst katlarda yıpranmış bir halı, kenarları kabarmış duvar kâğıtları vardı. İkinci katta Talia küçük dairenin kapısını açtı. Grayson odayı bir yapboz gibi okudu: duvara eğri büğrü yapıştırılmış çocuk resimleri. El yapımı süslerle donatılmış minicik bir yılbaşı ağacı. Umutla yorgunluğun iç içe geçtiği, iki sandalyeli küçük bir masa.
Sonra onu gördü.
Kadın koltuğun yanında yere yığılmıştı. Grayson hızla yanına gitti. Nabzını kontrol etti. Zayıftı ama vardı. Cildi solgundu. Alnı ateş gibiydi.
“Talia, ambulansı arıyorum. Sen burada kal.”
Talia sırt çantasına daha sıkı sarıldı. Grayson 911 operatörüne durumu anlatırken, gözü tezgâhtaki ödenmemiş sağlık faturalarına, boş reçeteli ilaç şişesine, çift vardiyalarla dolu bir takvime takıldı. Sorumlulukların altında ezilen bir hayat.
Paramedikler hızla geldi. Hayati değerleri kontrol ettiler. Kadını sedyeye aldılar. Talia, annesini götürürlerken Grayson’un paltosuna yüzünü gömdü, titriyordu.
Detay yorumlarda ��