Oğlum nişanlısını akşam yemeği için eve getirdiği gece, geçmişim kapımı çaldı.
Yıllardır bu kadar gerildiğimi hatırlamıyorum. Furkan haftalardır Sedef’ten bahsediyordu. “Anne, onu çok seveceksin,” diyordu. Sesindeki kararlılığı hissediyordum. Bu, gelip geçici bir heves değildi. Bu defa ciddiydi. Ben de o ciddiyete yakışır bir akşam hazırlamak istemiştim.
Öğleden sonra mutfağa kapanmıştım. Fırında nar gibi kızaran tavuk, tereyağlı pilav, zeytinyağlı yaprak sarma… Ve annemin tarif defterinden yaptığım limonlu tart. Ev mis gibi kokuyordu. Sofrayı en güzel örtümle kurdum. Gümüş çatal bıçakları çıkardım. İçimde tuhaf bir heyecan vardı; hem oğlumu kaybediyormuşum gibi bir hüzün, hem de onun mutluluğunu görecek olmanın huzuru.Kapı çaldığında kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Furkan içeri girdi, yüzü ışıl ışıldı. Ardından Sedef adım attı. Zarif, sade giyimli, gözleri dikkatli bakan bir genç kadındı. Önce oğluma sarıldım, sonra ona. Eli sıcaktı.Paltosunu çıkarırken başımı hafifçe yana çevirmiştim. İşte o an gördüm.
İnce bir altın zincir. Köprücük kemiğinin hemen altında duran oval bir kolye. Ortasında koyu yeşil bir taş, etrafında ince oyma yaprak motifleri… Ve yan tarafında minicik, neredeyse fark edilmeyen bir menteşe.Nefesim kesildi.
Dünya bir anlığına sessizleşti. Kulaklarım uğuldadı. O kolyeyi tanıyordum. Her çizgisini, her kıvrımını. Çünkü yirmi yedi yıl önce onu kendi ellerimle annemin tabutuna koymuştumO kolye nesillerdir ailemizdeydi. Annem ölmeden önce elimi tutmuş, “Beni onunla birlikte göm,” demişti. “Artık kimseye geçmesin. Benimle son bulsun.” Söz vermiştim. Tabut kapanırken kolye annemin boynundaydı. Mezara indirildiğini gözlerimle görmüştüm.