Beni istemeye geldiklerinde sevinmiştim, yuva kuracaktım artık, ama bu sevinç damadı görünce bitti, çünkü hem topal hemde çolaktı, ama maddi durumları çok iyiymiş, kaynata olacak adam babamın borçlu ve fakir olduğunu duymuş, hiç merak etme hepsini ben halledeceğim dedi, kahveyi götürdüğümde bana bakışları hiç hoşuma gitmedi, babam asla beni engelli birine vermez diye düşünürken ne yazıkki bana hiç sormadan oldu bu iş dedi. Dünyam yıkılmıştı, söz nişan derken düğün günü geldi, kaynatamın gözleri hala hep uzerimdeydi sürekli beni süzüyor gülümsüyordu, düğün bitti herkes dağıldı, beni odama götürdüler ama damat ortalikta hiç yoktu bir süre sonra odanın kapısı açıldı ... de.va.mı >> yorumda
Beni istemeye geldiklerinde sevinmiştim, yuva kuracaktım artık, ama bu sevinç damadı görünce bitti, çünkü hem topal hemde çolaktı, ama maddi durumları çok iyiymiş, kaynata olacak adam babamın borçlu ve fakir olduğunu duymuş, hiç merak etme hepsini ben halledeceğim dedi, kahveyi götürdüğümde bana bakışları hiç hoşuma gitmedi, babam asla beni engelli birine vermez diye düşünürken ne yazıkki bana hiç sormadan oldu bu iş dedi. Dünyam yıkılmıştı, söz nişan derken düğün günü geldi, kaynatamın gözleri hala hep uzerimdeydi sürekli beni süzüyor gülümsüyordu, düğün bitti herkes dağıldı, beni odama götürdüler ama damat ortalikta hiç yoktu bir süre sonra odanın kapısı açıldı …
Kapı açıldığında içeri giren damat değil, kaynatamdı. Yüzünde garip bir gülümsemeyle bana doğru yaklaştı. Ellerim titremeye başladı. “Ne oluyor burada? Neden geldiniz?” diye sordum. Sesimdeki panik, odayı doldurmuştu. Kaynatamın yüzündeki gülümseme daha da genişledi. “Sakin ol, yalnızca konuşmaya geldim,” dedi. Ama o anda içimde bir ürperti hissettim. Geri çekilip yatağın köşesine oturdum, “Burada olmanız doğru değil. Lütfen odadan çıkın,” dedim. Ama beni dinlemedi. “Seninle bir sır paylaşmam gerek,” dedi ve ceketinin iç cebinden bir zarf çıkardı. Zarfı masanın üstüne koydu. “Bu zarfı açıp okumanı istiyorum,” dedi. Sonrasında kapıya doğru yöneldi. Giderken bir kez daha arkasını döndü ve ekledi: “Bu sır, evliliğinle alakalı bütün dengeleri değiştirebilir. Ama unutma, bunu gizlemek ya da açığa çıkarmak tamamiyle senin elinde.” Odaya derin bir sessizlik çöktü. Zarf masanın üstünde duruyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Sonunda cesaretimi toplayıp zarfı açtım. İçinden birkaç fotoğraf ve bir mektup çıktı. Fotoğraflar damadımın diğer bir bayanla olan görüntüleriydi. Ancak bayanın yüzünde bir tür maske vardı ve kim bulunduğunu kavramak imkansızdı. Fotoğraflar arasında tarih ve saatler de yazıyordu. Hepsi düğünden birkaç hafta evveline aitti. Mektubu okumaya başladım: “Eğer bu evliliğe devam edersen, yalnızca kendi hayatını değil, aileni de tehlikeye atmış olacaksın. Onun gerçek yüzünü bilmiyorsun. Gerçek damadın kim bulunduğunu öğrenmek istiyorsan, bu gece saat 3’te ahıra gel.” Ne yapacağımı bilemiyordum. Mektubu yazan kimdi? Fotoğraflar gerçek miydi? Bütün şunlar bir oyun muydu? Saatime baktım, gece 2’yi gösteriyordu. İçimdeki korkuya karşın merak beni ele geçirdi. Sessizce odadan çıktım ve ahıra doğru yürümeye başladım. Ay ışığı ahırı aydınlatıyordu, içeriden gelen hafif bir fısıltı duyabiliyordum. Kapıyı yavaşça araladım. Ahırda beni bekleyen şahıs kaynatamdı. Bu kez yüzünde o alaycı gülümseme yoktu. Ciddi bir ifadeyle bana doğru döndü. “Gerçekleri öğrenmeye hazır mısın?” diye sordu. “Ne gerçekleri?” dedim. Sesim titriyordu. Kaynatam derin bir soluk aldı ve konuşmaya başladı: “Bu evlilik gerçekten bir oyun. Oğlum sandığın şahıs, benim öz oğlum değil. O birine borcum vardı ve bu borcu ödemek amacıyla onu evlat edinip kimliğini değiştirdim. Seninle evlenmesini istememim sebebi, onun borçlu bulunduğu adamlardan kaçmasını sağlamaktı. Onlar, ailemizin amacıylae girmeye cesaret edemezlerdi.” Bu sözler üstüne dizlerimin bağı çözüldü. “Peki ya fotoğraflar? O bayan kim?” diye sordum. Kaynatam gözlerini yere indirdi. “O bayan, borçlu bulunduğu adamlardan birinin eşiydi. Seni emniyetliğini sağlamak amacıyla bu kadar ileri gitmek mecburiyetinde kaldım,” dedi. O sırada ahırın kapısı süratle açıldı. İçeri giren damadımdı. Yüzünde hiddet vardı. “Baba! Ne yapıyorsun?!” diye bağırdı. Gözlerindeki korku ve çaresizlik her şeyi anlatıyordu. Bana doğru yaklaştı. “Sana zarar vermelerine izin vermeyeceğim,” dedi. Sonrasında babasına dönerek, “Bütün şunlar senin hatan! Beni bu oyunun amacıylae sen çektin!” diye haykırdı. O an anladım ki, hayatım bir trajedinin tam ortasında başlamıştı. Ama damadımın gözlerinde gördüğüm şey bir suçluluk ya da pişmanlık değil, koruma içgüdüsüydü. İçimde ona karşı bir emniyet oluşmaya başladı. “Bu evlilik bir oyun olabilir,” dedim. “Ama bu oyunu eş güdümlü bozabiliriz.” Ve o gece, kaderin bizi oynattığı bu oyunu değiştirmek amacıyla el ele verdik. Oyun içersinde bir oyun başlamıştı ve bu kez denetim bizdeydi.
Bir baba, kızını yurda bırakırken cebinde tek kuruş olmadığını söylüyor. Kız boynu bükük içeri girerken bir esnaf, babaya 100 TL uzatıp “Arka cebimde kalmış, al bu parayı de” diyerek kızına vermesini sağlıyor. Baba gözleri dolu dolu parayı kabul edip kızına uzatıyor. Kız mutlu bir şekilde yurda girerken olay daha da anlamlı bir hale geliyor…
Bir lokantacı, yurdun danışmasına girip kızı çağırıyor ve ona “Ne zaman acıkırsan gel, yemeğin benden. Ne zaman harçlıksız kalırsan gel, harçlığın bende” diyor. Kız teşekkür ederek tekrar yurda dönerken, hikâye burada bitmiyor.
Olayı duyan başka bir esnaf, bir yardım kuruluşunun yetkilisine ulaşmak için harekete geçiyor. Kuruluşla iletişime geçerek durumu anlatıyor ve destek sağlamak istediklerini söylüyor. Kısa süre sonra kız bir kez daha çağırılıyor. Ona şu sözler söyleniyor:
“Sana 10 ay boyunca burs sağlayacağız. Eğitimine destek olmak istiyoruz. Yeter ki sen derslerine odaklan, geleceğini inşa et.”
Kız gözyaşları içinde teşekkür ederken, bir iyiliğin nasıl dalga dalga yayıldığına hep birlikte şahit oluyorlar. İstanbul’un kalabalık sokaklarında, insanlık hâlâ var!
Erken yaşta emekli oldum ben” diye başladı söze.. “Emekli olmadan evimi arabamı da almıştım..Dört çocuğum var, onları da evermiştim”
Anlatırken gözleri yerde kendi ayakta… Bir ben, bir hanım, bir tas çorba, bir tas yoğurt, biraz turşu.. Gahersiz (kahırsız) ayağımızı uzatıp yaşardık.. Ama daha ne yaşımız var ne yasımız çok şükür. Hanım gezelim ne işimiz var der, Yok dedim..
Paramız var yahu elimiz ayağımız tutuyorken şu kaplıcalara gidelim der, yok derdim.. Şöyle bir yürüyelim der, Yok derdim. Beş lira harçlık ister, iki lira verirdim.. Neden bilmem onun istediği kanalı bile açmazdım. Son beş altı senedir de onunla uyumazdım.. Telefonla konuşsa uzatma kapat, Bir komşuya hamur pişirip vermek istese tantana çıkarırdım.. Ve güya hanımım CAN yoldaşımdı.. O bana CAN yoldaşıydı ama meğer ben değilmişim. Bir sabah uyandım yok.. Yastığının altında çorapları, tulbenti var, ayaklarını sildiği havlusu bile ıslak ama o yok. Kıldığı son vakit namazı sabah namazıydı öğlen namazından sonra topraktaydı benim hanım. Evim, arabam, elimde TV kumandam, cebimde param… Her şeyim bana kaldı… O gitti… Yalnız kaldım..Onun tüm istedikleri imkan dahilindeydi.. Ama ben istemedim.. Sağlığım param gücüm kuvvetim ve karım varken ben hiçbiri için yoktum. Şimdi karım gitti ama ben hepsi ile var iken yok oldum.. Şimdiki aklım olsaydı cümlesi bir geç kalınmışlık çığlığı.. Şimdiki aklınızı, vicdanınızı can yoldaşlarınızdan esirgemeyin. Evlatlarınız ne görecekse sizin kapınızda görsün.. Dünyada misafiriz.. Kim kimden önce gider belli değil.. Eşlerinize güddüğünüz inat sizin vicdanınızda taş olur, onun başucuna dikilmiş taşa bakar kalırsınız… Yaşanmış ve yaşanan bir hayat hikayesidir..